
Türkiye piyasalarında son dönemde yaşanan değişimi yalnızca faiz politikasıyla açıklamak artık mümkün değil. Daha derinde, devletin finansal sistemi yeniden disipline etmeye çalıştığı daha geniş bir dönüşüm var. Merkez Bankası’ndan SPK’ya, TÜİK’ten MASAK hattına kadar yapılan atamalar ve son aylarda art arda gelen denetim adımları, Mehmet Şimşek yönetiminin yalnızca enflasyonu değil, piyasa güvenini de yeniden inşa etmeye çalıştığını gösteriyor.
Bu nedenle MSCI Türkiye endeksindeki son değişiklikleri sıradan bir teknik revizyon gibi okumak eksik olur.
Çünkü mesele yalnızca hangi hissenin endekse girip çıktığı değil. Mesele, Türkiye’nin uluslararası yatırımcıya nasıl bir piyasa sunduğu.
Son açıklanan MSCI Türkiye endeks revizyonunda endekse eklenen şirketler:
Endeksten çıkarılan şirketler ise:
İlk bakışta bu değişiklikler yalnızca teknik bir dengeleme gibi görülebilir. Ancak piyasada özellikle dikkat çeken nokta, son dönemde agresif fiyat hareketleriyle öne çıkan bazı hisselerin MSCI tarafında beklenen ölçüde yer bulamaması oldu. Bu durum, ekonomi yönetiminin son aylarda verdiği “piyasa disiplinini artırma” mesajıyla birlikte okununca daha farklı bir anlam kazanıyor.
Son yıllarda yabancı yatırımcıların Türkiye’ye dair en büyük eleştirilerinden biri şuydu: Makroekonomik kırılganlıklar kadar piyasa kalitesine ilişkin soru işaretleri. Londra merkezli birçok fon yöneticisi, Türkiye’de özellikle bazı küçük ve orta ölçekli hisselerde oluşan sert fiyat hareketlerinin doğal piyasa davranışından uzaklaştığını düşünüyor. Bazı hisselerde düşük halka açıklık oranı, yoğunlaşmış aracı kurum işlemleri, agresif sosyal medya yönlendirmeleri ve birbirini besleyen momentum hareketleri, Türkiye piyasasının risk primini yalnızca ekonomi politikası nedeniyle değil, piyasa yapısı nedeniyle de artırdı.
Bu algının uluslararası medyada da izlerini görmek mümkün oldu. Financial Times, Bloomberg ve Reuters son iki yılda yayımladıkları analizlerde Türkiye’nin yeniden ortodoks politikalara dönüş çabasını olumlu karşılarken, kalıcı sermaye girişi için kurumsal güvenin şart olduğunu defalarca vurguladı. Özellikle Financial Times, Mehmet Şimşek’in dönüşünü “uluslararası piyasalara verilen güven mesajı” olarak tanımlarken, yatırımcıların asıl olarak hukuk, veri güvenilirliği ve piyasa şeffaflığına baktığını yazdı.
Bloomberg’in son dönemde carry trade ve TL pozisyonlarına ilişkin yaptığı haberlerde de benzer bir tema vardı: Yüksek faiz tek başına yeterli değil; yatırımcılar kurumsal istikrarın korunup korunamayacağını izliyor. Türkiye’nin risk primi artık yalnızca rezerv seviyesiyle değil, piyasanın işleyiş kalitesiyle de fiyatlanıyor.
Burada SPK’nın ve MASAK’ın son dönemdeki daha agresif tutumu dikkat çekiyor. Özellikle manipülatif işlem iddialarına ilişkin soruşturmalar, bazı aracı kurumlara yönelik incelemeler ve sosyal medya üzerinden organize işlem ağlarının yakın takibe alınması, piyasanın uzun süredir konuştuğu ama resmi tarafta daha sınırlı görülen bir alanın artık doğrudan radar altına girdiğini gösteriyor.
Aslında bu dönüşüm yalnızca Borsa İstanbul’a özgü değil. Mehmet Şimşek’in göreve dönüşünden sonra ekonomi yönetiminin verdiği ana mesajlardan biri kayıt dışılıkla mücadeleydi. Kuyumculuk sektöründen POS cihazı kullanımına, kayıt dışı ihracattan vergi denetimlerine kadar uzanan geniş bir alan hedef alındı. Türkiye’nin FATF gri listesinden çıkması da bu sürecin uluslararası ölçekte en görünür sonucu oldu. Reuters, bu gelişmeyi Türkiye’nin kara para aklama ve finansal şeffaflık alanında attığı adımların dış dünyada karşılık bulması olarak değerlendirdi.
Bu gelişmenin yabancı yatırımcı açısından önemi büyük. Çünkü büyük fonlar artık yalnızca büyüme potansiyeline bakmıyor. Özellikle 2022 sonrası dönemde, yani Rusya rezervlerinin dondurulması, küresel yaptırımların genişlemesi ve jeopolitik risklerin finansal sisteme doğrudan yansıması sonrasında, yatırımcıların “piyasa güvenliği” kavramına yaklaşımı değişti.
Bugün Londra veya New York’taki büyük bir fon yöneticisi Türkiye’ye yatırım yaparken sadece şu soruyu sormuyor:
“Faiz ne kadar yüksek?”
Şunu da soruyor:
“Bu piyasa gerçekten kurumsal olarak yönetiliyor mu?”
MSCI tarafındaki değişiklikler de tam burada sembolik anlam kazanıyor.
Çünkü Türkiye’de son yıllarda bazı hisselerde oluşan fiyat hareketleri, yabancı yatırımcı tarafında ciddi soru işaretleri yarattı. Özellikle düşük halka açıklığa sahip bazı şirketlerde birkaç aracı kurum üzerinden yoğunlaşan işlemler, sert yükselişler ve ardından gelen çöküşler, yabancı fonların Türkiye piyasasına bakışını olumsuz etkiledi.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir hissenin MSCI endeksine girmesi ya da çıkması tek başına şirketin iyi veya kötü olduğu anlamına gelmez. MSCI temel olarak:
gibi kriterlere bakar.
Ancak Türkiye’de zaman zaman “MSCI’ye girecek” hikâyesinin fiyat hareketinin parçası haline geldiği de görüldü. Bu nedenle bazı hisselerin endeks dışında kalması veya endeksten çıkarılması, yabancı yatırımcı açısından “daha seçici filtreleme” sürecinin işareti olarak okunabilir.
Özellikle son MSCI revizyonunda bazı agresif fiyat hareketleriyle öne çıkan hisselerin endeks dışında kalması piyasada dikkat çekti. Çünkü bu durum yalnızca teknik bir karar değil, aynı zamanda likidite kalitesi ve sürdürülebilir yabancı yatırımcı erişimi açısından da yorumlanıyor.
Burada ekonomi yönetiminin vermek istediği daha büyük mesaj şu olabilir:
Türkiye yeniden yabancı sermaye çekmek istiyor ama bunu yalnızca sıcak para üzerinden değil, daha kurumsal bir piyasa yapısıyla yapmak istiyor.
Bu kolay bir dönüşüm değil.
Çünkü Borsa İstanbul uzun süredir yüksek volatilitenin, düşük halka açıklığın ve kısa vadeli spekülatif hareketlerin çok güçlü olduğu bir piyasa yapısına sahip. Yerli yatırımcı sayısındaki patlama da bu hareketleri daha görünür hale getirdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre son yıllarda milyonlarca yeni yatırımcı sisteme girdi. Bu yeni yatırımcı kitlesi çoğu zaman bilanço değil momentum fiyatladı.
Bu yapı kısa vadede hacim yarattı ama uzun vadeli kurumsal sermaye açısından aynı ölçüde güven üretmedi.
Tam da bu nedenle Mehmet Şimşek’in uluslararası yatırımcı toplantılarında sürekli “öngörülebilirlik”, “kurallara dönüş”, “şeffaflık” ve “rasyonel zemine dönüş” vurgusu yapması tesadüf değil. Reuters’ın Londra yatırımcı görüşmelerine ilişkin haberlerinde de bu ton oldukça net hissediliyordu.
Ancak burada kritik bir eşik var.
Yabancı yatırımcı güçlü denetim ister ama keyfî müdahale istemez.
Dolayısıyla SPK’nın önündeki asıl sınav yalnızca manipülasyon soruşturmaları değil; bunu şeffaf, tutarlı ve öngörülebilir biçimde yapabilmek olacak. Çünkü piyasa güveni yalnızca ceza ile değil, kuralların herkese eşit uygulanmasıyla oluşur.
Türkiye açısından bakıldığında ise fırsat hâlâ büyük.
Türk hisse senetleri uzun süredir benzer gelişen ülkelere göre ciddi iskonto ile işlem görüyor. MSCI Türkiye’nin ağırlığı hâlâ oldukça düşük. Yabancı yatırımcı payı geçmiş dönemlerin çok altında. Eğer ekonomi yönetimi:
kalıcı bir güven oluşturabilirse, Türkiye yalnızca kısa vadeli carry trade değil, daha uzun vadeli portföy akımları çekebilir.
O zaman mesele birkaç hissenin MSCI’ye girip çıkmasının çok ötesine geçer.
Asıl soru şudur:
Türkiye yeniden yatırım yapılabilir bir piyasa hikâyesi yazabiliyor mu?
Bugün yabancı yatırımcının izlediği temel konu artık yalnızca faiz değil.
Piyasanın gerçekten temizlenip temizlenmediği.
