
Fatih Karahan’ın 2026-II Enflasyon Raporu sunumu, teknik bir merkez bankası toplantısından çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu metin, aslında Türkiye ekonomisinin yeni küresel düzene nasıl adapte olmaya çalıştığının ve para politikasının artık yalnızca iç talebi değil, savaşları, enerji yollarını, küresel tedarik zincirlerini ve jeopolitiği de fiyatlamak zorunda kaldığının açık ilanı niteliğinde.
Çünkü dünya artık klasik merkez bankacılığı döneminden uzaklaşıyor.
Pandemi sonrası başlayan kırılma, Rusya-Ukrayna savaşıyla derinleşmişti. Şimdi ise ABD-İsrail-İran ekseninde büyüyen yeni Orta Doğu gerilimi, küresel enflasyon dinamiklerini yeniden şekillendiriyor. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji arzına ilişkin riskler, petrol ve doğal gaz fiyatlarını yalnızca ekonomik değil stratejik bir değişkene dönüştürdü. Bu nedenle Karahan’ın konuşmasında “enerji”, “jeopolitik risk”, “tedarik zinciri”, “arz şoku” ve “belirsizlik” vurgularının olağanüstü yoğunluğu dikkat çekiyor.
Bu dil tesadüf değil.
Çünkü bugün dünyada merkez bankaları artık yalnızca talep kaynaklı enflasyonla mücadele etmiyor. Çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar: arz şokları, enerji güvenliği, savaş ekonomisi, küresel parçalanma ve ticaret bloklaşması.
Tam da bu nedenle son dönemde birçok önemli ekonomist ve kurum, 2020 sonrası dönemi “yeni enflasyon rejimi” olarak tanımlıyor.
Martin Wolf, küresel ekonominin artık “ucuz enerji, ucuz iş gücü ve kesintisiz küreselleşme” döneminden çıktığını yazıyor. Wolf’a göre merkez bankalarının karşı karşıya olduğu temel sorun, artık yalnızca para arzı değil; jeopolitik parçalanmanın maliyet yapısını kalıcı biçimde bozması.
Benzer şekilde Mohamed El-Erian son iki yıldır “higher for longer” temasının yalnızca faiz politikası değil, küresel arz güvenliği problemi olduğunu vurguluyor. El-Erian’a göre enerji arzı üzerindeki jeopolitik baskılar sürdükçe merkez bankalarının enflasyon hedeflerine dönüşü gecikecek.
Karahan’ın konuşması tam da bu eksende okunmalı.
Çünkü TCMB ilk kez bu kadar açık biçimde savaşın dezenflasyon patikasını bozduğunu kabul ediyor. Bu önemli. Daha önceki dönemlerde enerji şokları geçici kabul edilirken, bu raporda “ikincil etkiler”, “atalet”, “beklentilerde bozulma” ve “uzun süre daha sıkı politika” ifadeleri öne çıkıyor.
Bu aslında şu mesajın diplomatik versiyonu:
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası artık yalnızca bugünkü enflasyonu değil, gelecekte oluşabilecek ikinci tur fiyatlama davranışlarını da baskılamaya çalışıyor.
Bu yaklaşım, klasik Taylor Rule merkez bankacılığından daha farklı bir yere işaret ediyor.
Özellikle ECB ve Fed tarafındaki son fiyatlamalar düşünüldüğünde Karahan’ın “Fed faiz indirmeyecek”, “ECB faiz artırabilir” vurgusu oldukça kritik. Çünkü piyasa birkaç ay öncesine kadar küresel çapta faiz indirim döngüsü bekliyordu. İran savaşı sonrası ise tablo tersine dönmeye başladı.
Burada dikkat çekici nokta şu:
TCMB, küresel merkez bankalarıyla aynı dili konuşmaya çalışıyor.
Bu iletişim dili özellikle yabancı yatırımcı açısından önemli. Çünkü son iki yılda Türkiye’ye gelen portföy girişlerinin önemli kısmı, “ortodoks dönüş” ve “öngörülebilir para politikası” hikâyesine dayanıyordu.
Nitekim konuşmada rezerv vurgusunun güçlü şekilde yapılması da dikkat çekici. 27 Mart sonrası brüt rezervlerin yeniden 172 milyar dolara yükseldiğinin belirtilmesi, aslında piyasaya verilen güven mesajının bir parçası.
Burada iki farklı cephe aynı anda yönetilmeye çalışılıyor:
Ancak raporun en dikkat çekici kısmı belki de teknik tahminlerden çok iletişim stratejisindeki değişiklik oldu.
TCMB’nin “tahmin aralığı iletişimine ara veriyoruz” açıklaması son derece önemli.
Bu, merkez bankasının aslında şunu kabul etmesi anlamına geliyor:
Dünya artık doğrusal çalışmıyor.
Pandemi, savaşlar, enerji şokları ve tedarik zinciri kırılmaları nedeniyle klasik modellerin tahmin kapasitesi zayıflıyor.
Bu yaklaşım aslında son dönemde birçok büyük merkez bankasında görülen yeni eğilimle uyumlu. Özellikle Federal Reserve, European Central Bank ve Bank of England son yıllarda senaryo bazlı iletişimi daha yoğun kullanmaya başladı.
Çünkü artık sorun yalnızca “enflasyon yüzde kaç olacak?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Yeni küresel düzenin maliyeti ne olacak?
Karahan’ın konuşmasında petrol fiyatlarına ilişkin riskler özellikle öne çıkıyor. Çünkü Türkiye gibi net enerji ithalatçısı ülkelerde petrol yalnızca enerji maliyeti değil; kur, cari açık, bütçe dengesi ve enflasyon beklentileri üzerinde zincirleme etki yaratıyor.
Bu nedenle eşel mobil sistemine yapılan vurgu kritik.
Ancak burada yapısal bir sorun bulunuyor. Petrol fiyatları uzun süre yüksek kalırsa eşel mobil sistemi bütçe üzerinde baskı yaratıyor. Bu da ilerleyen dönemde maliye politikası ile para politikası arasındaki koordinasyonu çok daha önemli hale getirebilir.
Özellikle Hakan Kara’nın son dönemde sıkça vurguladığı nokta da tam olarak bu: Türkiye’de dezenflasyon yalnızca faiz politikasıyla başarılamaz. Maliye politikası, ücret politikası ve beklenti yönetimi eşgüdümlü ilerlemek zorunda.
Fatih Özatay ise son analizlerinde özellikle beklenti yönetiminin önemine dikkat çekiyor. Çünkü Türkiye’de geçmiş enflasyona endeksleme davranışı hâlâ güçlü.
Karahan’ın kira ve eğitim enflasyonu üzerine uzun vurgu yapmasının nedeni de bu.
Çünkü Türkiye’de hizmet enflasyonu artık yalnızca maliyet değil davranışsal bir mesele haline gelmiş durumda.
Bu nedenle konuşmanın satır aralarında çok net bir mesaj var:
TCMB faizleri erken indirmek istemiyor.
Hatta raporun bütünü okunduğunda, piyasanın beklediğinden daha uzun süre sıkı politika ihtimali öne çıkıyor.
Burada dikkat çekici başka bir unsur da büyüme tarafı.
TCMB açık biçimde iç talepte yavaşlama olduğunu kabul ediyor. Kart harcamaları, çıktı açığı, sanayi üretimi ve kredi büyümesi üzerinden verilen mesajlar, ekonomide kontrollü bir soğuma hedeflendiğini gösteriyor.
Bu yaklaşım, IMF’nin son dönemde birçok gelişmekte olan ülke için önerdiği “disinflation through demand normalization” yaklaşımıyla uyumlu.
Ancak Türkiye açısından temel risk şu:
Eğer enerji fiyatları yüksek kalır ve küresel büyüme sert yavaşlarsa Türkiye aynı anda hem yüksek maliyet enflasyonu hem de düşük büyüme baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Yani klasik stagflasyon riski.
Tam da bu nedenle raporda “belirsizlik” kelimesi olağanüstü yoğun kullanılıyor.
Çünkü bugün merkez bankalarının temel problemi yanlış tahmin yapmak değil; tahmin yapılamayan bir dünyada politika üretmeye çalışmak.
Ve belki de Karahan’ın konuşmasının en kritik cümlesi tam olarak buydu:
“Yaşanan gelişmelerin orta vadeli enflasyon görünümü üzerindeki yansımaları, para politikası duruşumuzla şekillenecek.”
Bu cümle aslında Türkiye ekonomisinin önümüzdeki 12 ayına dair en net özet olabilir.
Çünkü artık mesele yalnızca faiz değil.
Mesele; savaşların, enerji yollarının, küresel kırılmaların ve yeni dünya düzeninin Türkiye ekonomisini nasıl yeniden şekillendireceği.