
2026’nın ilk aylarında küresel piyasalarda hâkim olan anlatı oldukça basitti. Yapay zekâ yatırımları dünya ekonomisini yeni bir büyüme döngüsüne taşıyacak, merkez bankaları yılın ikinci yarısında yeniden faiz indirimlerine başlayacak, enerji şokları yönetilebilir kalacak ve ABD ekonomisi yüksek faizlere rağmen yumuşak iniş gerçekleştirecekti.
Mayıs ortasına gelindiğinde ise piyasa başka bir şey söylemeye başladı.
Sessizce fakat son derece sert biçimde.
Özellikle ABD 10 yıllık tahvil faizinin yeniden %4.50 üzerine yerleşmesi, yalnızca teknik bir hareket değil. Bu kırılma, küresel finansal sistemin merkezindeki en önemli dengeyi yeniden bozuyor: yüksek değerlemeli teknoloji hisseleri ile yüksek reel faiz ortamı arasındaki kırılgan dengeyi.
Son iki yıldır Wall Street’in temel varsayımı şuydu:
“Yapay zekâ verimlilik patlaması yaratacak ve büyüme enflasyondan daha hızlı yükselecek.”
Fakat bugün tahvil piyasası farklı düşünüyor.
Piyasa artık yalnızca büyümeyi değil; savaş maliyetini, enerji fiyatlarını, savunma harcamalarını, yeniden sanayileşmeyi ve jeopolitik parçalanmayı da fiyatlıyor.
Özellikle İran savaşı sonrası petrol piyasasında oluşan yeni denge, merkez bankalarının son iki yıldır vermeye çalıştığı “enflasyon kontrol altında” mesajını ciddi biçimde zayıflattı. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran politikası başlangıçta Washington’da jeopolitik güç gösterisi olarak okunmuştu. Ancak piyasalar bunu giderek daha fazla “Warflation” yani savaş kaynaklı kalıcı enflasyon olarak değerlendirmeye başladı.
Bu nedenle son haftalarda yaşanan hareket yalnızca hisse senedi düzeltmesi değil. Küresel sermaye yeniden tahvil piyasasına dönüyor ve riskin gerçek fiyatını yeniden hesaplıyor.
Özellikle İngiltere’de 10 yıllık tahvil faizlerinin %5’in üzerine çıkması dikkat çekici. Bu seviye, yalnızca finansal bir veri değil; aynı zamanda piyasanın İngiltere’deki siyasi belirsizliğe ve mali genişleme riskine verdiği tepki. Bloomberg ve İngiliz bahis piyasalarında Andy Burnham’ın potansiyel başbakanlık ihtimalinin konuşulması bile piyasalarda mali disiplin tartışmasını yeniden alevlendirdi.
Bu noktada birçok yatırımcının aklına 1981 Fransa’sı geliyor.
François Mitterrand’ın seçilmesinden sonra piyasaların Fransız tahvillerini sert biçimde satması, bugün bazı yatırım bankalarının yeniden kullandığı tarihsel benzetmelerden biri hâline geldi. O dönemde seçmen başka bir ekonomik model isterken tahvil piyasası buna maliyet üzerinden cevap vermişti.
Bugün benzer bir tablo küresel ölçekte oluşuyor.
Çünkü dünya aynı anda:
girmek zorunda kalıyor.
Bütün bunlar daha fazla bütçe açığı, daha fazla borçlanma ve daha yüksek faiz anlamına geliyor.
Morgan Stanley, Deutsche Bank, Goldman Sachs ve JPMorgan’ın son raporlarında ortak bir tema öne çıkıyor: küresel çekirdek enflasyon beklenenden daha yapışkan olabilir.
Özellikle Deutsche Bank analistleri son raporlarında ABD hizmet enflasyonunun yeniden %3-4 bandına sıkışabileceğini vurguluyor. Goldman Sachs ise İran savaşı sonrası enerji şokunun beklenenden daha sınırlı ekonomik hasar yarattığını belirtse de, petrol fiyatlarının kalıcı biçimde yüksek seyretmesinin enflasyon beklentilerini bozabileceğini kabul ediyor.
Buradaki en kritik değişim ise psikolojik.
2023–2025 arasında piyasa yüksek faizleri “geçici bir problem” olarak görüyordu. Bugün ise yatırımcılar ilk kez şu soruyu ciddi biçimde sormaya başladı:
“Ya yüksek faiz yeni normal ise?”
Bu soru özellikle teknoloji hisseleri açısından kritik.
Çünkü Nvidia, AMD, TSMC, Broadcom, Super Micro Computer ve veri merkezi zincirindeki şirketler devasa sermaye akışı sayesinde tarihi değerlemelere ulaştı. Ancak yüksek tahvil faizi ortamında gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değeri aşağı gelir. Bu nedenle tahvil piyasasındaki her yükseliş, teknoloji hisselerinin teorik değerlemesini aşağı çeker.
1999–2000 dönemine yapılan benzetmelerin yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil.
Cerebras Systems halka arzı sonrası bazı eski hedge fon yöneticilerinin “dot-com dönemini hatırlıyoruz” yorumları yapması da bu yüzden dikkat çekiyor. Çünkü piyasa artık yalnızca büyümeye değil, büyümenin finansman maliyetine de bakıyor.
Bu durum gelişmekte olan ülkeler açısından daha da kritik.
Brezilya Reali, Avustralya Doları ve carry trade işlemlerinde son günlerde görülen çözülme, küresel likiditenin yeniden güvenli liman arayışına girdiğini gösteriyor. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ekonomiler için ise tablo daha karmaşık.
Petrol fiyatlarının 100 dolar üzerindeki seyri:
üzerinden yeniden stres yaratabilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca Fed değil; petrol piyasası da merkez bankası gibi fiyatlanacak.
Aslında piyasanın son günlerde verdiği mesaj oldukça net:
2023–2025 dönemi “AI everything rally” dönemi olabilir. Ancak 2026’dan itibaren dünya yeniden eski makroekonomik gerçeklere dönüyor.
Enerji.
Faiz.
Jeopolitik.
Tahvil piyasası.
Borçlanma maliyeti.
Ve belki de en önemlisi:
Merkez bankalarının kontrol kapasitesi.
Çünkü bugün piyasaların asıl korkusu resesyon değil.
Piyasaların asıl korkusu, büyümenin yavaşladığı ama enflasyonun düşmediği yeni bir küresel stagflasyon rejimi olabilir.
Çünkü o dönemin temel yakıtı:
Şimdi ise piyasa ilk kez şunu fark ediyor:
Eğer:
Fed’in faiz indirmesi zorlaşabilir.
Bu da özellikle pahalı teknoloji hisseleri için risk yaratır.
Yani yazının ana çıkarımı:
“Kısa vadede düşüşler otomatik alım fırsatı olmayabilir.”
Özellikle:
tarafında piyasa ilk kez “değerleme stresi” yaşayabilir.
Ama bu aynı zamanda tamamen ayı piyasası çağrısı da değil.
Çünkü metindeki önemli başka nokta şu:
AI tarafında gerçek talep var.
Veri merkezi,
çip,
savunma teknolojisi,
enerji altyapısı,
bulut yatırımları
gerçekten güçlü.
Yani 2000 dot-com gibi tamamen boş bir köpükten bahsetmiyoruz.
Asıl mesele şu:
“Fiyatlar gerçek büyümenin önüne fazla mı geçti?”
Bu nedenle yazının implied sonucu bence şu:
En kritik eşik:
ABD 10 yıllık tahvil faizi.
Şu an piyasanın merkezi Fed değil artık.
Tahvil piyasası.
Eğer:
Dolayısıyla bu yazının verdiği mesaj:
“Uzun vadeli kaliteli varlıklarda panik satışı değil; fakat 2023–2025 refleksiyle her düşüşe agresif atlama dönemi bitiyor olabilir.”