
Türkiye piyasaları son iki yıldır alışılmadık bir hikâyeye yatırım yapıyordu: yüksek enflasyonlu, kırılgan rezervli ve ağır dış finansman ihtiyacı bulunan bir ekonominin, ortodoks politikalara dönüş sayesinde yeniden uluslararası sermaye ile barışabileceği fikrine.
Bu hikâyenin merkezinde ise Mehmet Şimşek vardı.
2023 sonrası dönemde Türkiye, klasik Erdoğan ekonomisinden kontrollü bir geri dönüş yaşamaya başladı:
Bir noktaya kadar bu strateji çalıştı.
Ancak piyasa hiçbir zaman yalnızca faiz oranına yatırım yapmaz. Piyasa aynı zamanda hukuki öngörülebilirliğe, kurumsal sürekliliğe ve siyasi istikrara yatırım yapar.
İşte bu nedenle CHP’ye yönelik mahkeme kararının ardından oluşan sert piyasa reaksiyonu yalnızca günlük bir satış dalgası olarak okunmuyor. Reuters’ın haberine göre BIST 100’de devre kesici çalışırken, tahviller sert satış gördü ve Türkiye risk primi yükseldi.
Bu durum, yatırımcıların şu soruyu yeniden sormaya başladığını gösteriyor:
Türkiye’de ekonomik normalleşme ile siyasi merkezileşme aynı anda sürdürülebilir mi?
Tam da karar öncesinde Şimşek ve ekonomi yönetimi Londra’da uluslararası yatırımcılarla görüşüyordu.
Mesaj netti:
Fakat aynı anda içeride yaşanan siyasi gelişmeler, yatırımcının zihninde başka bir tablo oluşturdu.
Çünkü gelişmekte olan piyasalarda yatırımcı için en kritik unsur yalnızca makro program değildir; programın siyasi sürdürülebilirliğidir.
Bir başka ifadeyle:
Piyasalar artık “Şimşek programı doğru mu?” sorusundan çok “Bu program siyasi olarak ne kadar sürdürülebilir?” sorusunu soruyor.
Türkiye ekonomisinin kronik problemi uzun süredir rezerv eksikliği değil güven eksikliği.
Çünkü Türkiye üretmeye devam ediyor.
İhracat yapıyor.
Sanayi kapasitesini koruyor.
Bankacılık sistemi hâlâ işlevsel.
Ancak yabancı yatırımcı için temel mesele şu:
Kurallar öngörülebilir mi?
Bu nedenle siyasi şoklar Türkiye’de her zaman finansal şoklara dönüşüyor.
2018 kur krizi,
2021 faiz indirimleri,
2024 yerel seçim sonrası siyasi gerilim,
ve şimdi CHP kararı…
Hepsi aynı ortak noktada birleşiyor:
Kurumsal öngörülebilirlik sorunu.
Çünkü Türkiye hâlâ dış sermayeye bağımlı.
Türkiye’nin:
devam ediyor.
Bu nedenle siyasi risk primi yükseldiğinde bunun etkisi doğrudan:
Reuters’a göre ABD’de işlem gören Türkiye ETF’lerinde yaşanan sert düşüş, reaksiyonun yalnızca yerel yatırımcı kaynaklı olmadığını gösteriyor. Küresel fonlar da Türkiye riskini yeniden fiyatlıyor.
Piyasalardaki temel tartışma artık ekonomik değil politik.
Uluslararası yatırımcı çevrelerinde güçlenen algı şu:
Recep Tayyip Erdoğan, 2028’e giderken siyasi alanı daha kontrollü hale getirmeye çalışıyor.
Bu strateji kısa vadede iç politikada kontrol sağlayabilir.
Ancak finansal piyasalar açısından başka bir sonuç doğuruyor:
Risk primi artıyor.
Çünkü sermaye, belirsizlikten nefret eder.
Özellikle de:
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel denklem şu:
Ekonomi yönetimi Batı sermayesini çekmeye çalışırken,
siyasi sistem aynı anda risk algısını yükseltiyor.
Bu iki süreç uzun süre birlikte yürümekte zorlanabilir.
Paradoks tam burada.
Türkiye’nin bugünkü en büyük problemi teknik ekonomi yönetimi değil.
Faiz artırmak mümkün.
Rezerv toplamak mümkün.
Enflasyonu zamanla düşürmek de mümkün.
Ancak piyasa için asıl soru şu:
Kurallar kriz anında da geçerli olacak mı?
Eğer yatırımcı bu soruya “evet” cevabı veremezse, Türkiye’ye gelen sermaye uzun vadeli yatırım değil kısa vadeli fırsat sermayesi olarak kalır.
Bu da ekonomiyi sürekli kırılgan hale getirir.
Türkiye bugün iki farklı yol arasında sıkışmış durumda:
Birinci yol:
İkinci yol:
Piyasaların son reaksiyonu şunu gösteriyor:
Yatırımcılar artık yalnızca enflasyon verisini değil, Türkiye’nin siyasi mimarisini de fiyatlıyor.
Ve bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl soru şu olacak:
Mehmet Şimşek’in programı ekonomik sınırlarına mı ulaşıyor, yoksa siyasi sınırlarına mı?