
Donald Trump’ın Pekin’de kırmızı halılar, top atışları ve CEO kortejleriyle ağırlanmasından yalnızca günler sonra bu kez aynı tören Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin için düzenlendi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Tiananmen Meydanı’nın gölgesinde iki farklı dünya liderine neredeyse aynı koreografiyi sundu: askeri bando, çocukların salladığı bayraklar ve “stratejik ortaklık” mesajları.
Ancak protokoldeki simetri, güç ilişkilerindeki asimetriyi gizleyemedi.
Putin Pekin’den 40’tan fazla anlaşmayla ayrıldı; ticaret, teknoloji, eğitim, nükleer güvenlik ve askeri koordinasyon alanlarında kapsamlı mutabakatlar imzalandı. Fakat Kremlin’in asıl hedefi olan Power of Siberia 2 doğal gaz boru hattında ilerleme sağlanamaması, zirvenin gerçek manşetini oluşturdu. Moskova’nın Avrupa sonrası enerji geleceği için kritik gördüğü proje yine ertelendi — ve bu erteleme yalnızca ticari değil, jeopolitik bir mesaj niteliği taşıyor.
Bu tablo, bugün küresel sistemde giderek daha belirgin hale gelen yeni gerçeği ortaya koyuyor: Rusya artık Çin’in stratejik ortağı olmaktan çok, onun jeoekonomik hinterlandına dönüşme riskiyle karşı karşıya.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa pazarı büyük ölçüde kapanırken Kremlin’in stratejik hesabı açıktı: Batı’ya gidemeyen gaz doğuya yönlendirilecekti.
Moskova’nın umudu, yılda 50 milyar metreküp gaz taşıması planlanan Power of Siberia 2 hattının Çin tarafından hızla onaylanmasıydı. Mevcut Power of Siberia 1 sistemi Çin’e yıllık yaklaşık 38 milyar metreküp gaz sağlıyor; ikinci hat ise Rus enerji mimarisinin Avrupa sonrası omurgası olacaktı.
Fakat Pekin acele etmiyor.
Xi Jinping zirvede enerji işbirliğini Çin-Rus ilişkilerinin “denge taşı” olarak tanımlasa da, dikkat çekici biçimde boru hattının adını anmadı. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov ise yalnızca “bazı nüansların çözülmesi gerektiğini” söylemekle yetindi.
Diplomaside bazen söylenmeyenler söylenenlerden daha önemlidir.
Çin bugün Rusya’nın enerjiye olan zorunlu bağımlılığını pazarlık gücüne dönüştürüyor. Avrupa kapısını kaybetmiş bir Moskova, artık alıcı değil satıcı zayıflığı taşıyor. Çin ise Körfez, Orta Asya, LNG ve yenilenebilir enerji dahil çok katmanlı bir enerji stratejisine sahip olduğu için tek bir tedarikçiye bağımlı hale gelmek istemiyor.
Asya Society Policy Institute’ten Lyle Morris’in ifadesiyle bu durum “Rusya için stratejik bir aşağılanma” niteliğinde. Çünkü Kremlin zirve öncesi anlaşmanın yakın olduğunu ima etmişti.
Burada mesele yalnızca enerji değil; pazarlık masasında kimin şart koyduğu.
1990’larda Çin ekonomik olarak Batı’ya bağımlı yükselen güçtü, Rusya ise askeri ve enerji kapasitesiyle büyük güç kimliğini koruyordu. 2026 itibarıyla tablo tersine dönmüş durumda. Çin dünyanın üretim, teknoloji ve sermaye merkezlerinden biri haline gelirken Rusya giderek daha fazla hammadde sağlayıcısına dönüşüyor.
Ray Dalio’nun uzun döngü teorisinde anlattığı “güç geçişi” bugün Avrasya’da somutlaşıyor: finansal ve teknolojik üstünlük, askeri sert gücün önüne geçiyor.
Pekin ve Moskova zirve boyunca “sarsılmaz dostluk” vurgusu yaptı. İki taraf ortak açıklamada askeri işbirliğinin artırılacağını, ortak hava ve deniz devriyelerinin genişletileceğini duyurdu.
Rusya Tayvan konusunda “Tek Çin” ilkesine desteğini yinelerken Çin de Ukrayna konusunda diplomatik çözüm çağrısı yaptı ancak Rus egemenliğine desteğini sürdürdü.
Ortak metindeki asıl dikkat çekici bölüm ise Washington’a yönelik örtülü eleştirilerdi. İki ülke, üçüncü ülkelere yönelik askeri saldırıları, rejim değişikliği girişimlerini ve “egemen liderlerin hedef alınmasını” uluslararası hukuka aykırı olarak tanımladı.
Bu dil tesadüf değil.
Çin ve Rusya artık yalnızca ortak çıkarları paylaşmıyor; ortak tehdit algısı da geliştiriyor. Her iki yönetim de Batı’nın demokrasi, yaptırım ve güvenlik mimarisini kendi rejim güvenlikleri açısından sistemik risk olarak görüyor.
Fakat ortak korkular, eşit ortaklık anlamına gelmiyor.
Bugün Çin-Rusya ticaretinde ölçek farkı çarpıcı boyutta. Çin, Rusya’nın en büyük ticaret ortağı. Ancak Rusya, Çin’in toplam ticaretinin yalnızca yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturuyor.
Başka bir ifadeyle Moskova için Pekin vazgeçilmez; Pekin için Moskova ise önemli ama ikame edilebilir bir ortak.
Martin Wolf’un yıllardır işaret ettiği temel gerçek burada yeniden ortaya çıkıyor: ekonomik ağırlık sonunda jeopolitik ağırlığı belirler.
Putin ziyaretinin zamanlaması da en az içeriği kadar önemliydi.
Trump’ın Pekin ziyaretinin hemen ardından gelen Kremlin zirvesi, Xi Jinping’in vermek istediği mesajı güçlendirdi: Washington ve Moskova artık Pekin’in diplomatik sahnesinde ağırlanan aktörler.
Trump yanında Apple, Tesla ve Nvidia CEO’larıyla gelmişti; Putin ise daha çok enerji şirketi yöneticileri ve devlet bürokratlarıyla.
Bu fark bile iki ekonomik model arasındaki uçurumu anlatıyor.
Çin bugün yalnızca üretim devi değil; aynı zamanda küresel diplomasi platformuna dönüşmeye çalışıyor. Avrupa’dan Körfez’e, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar liderlerin Pekin’e akışı, Xi’nin yeni bir uluslararası merkez inşa etme stratejisinin parçası.
Georgetown Üniversitesi’nden Evan Medeiros’un CNBC’ye söylediği gibi Çin artık kendisini “dünyanın vazgeçilmez dış gücü” olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Bu yaklaşım, ABD merkezli tek kutuplu düzenin yerini çok merkezli ama Çin ağırlıklı bir sisteme bırakabileceği fikrini güçlendiriyor.
Power of Siberia 2’de anlaşma çıkmaması kısa vadede teknik bir gecikme gibi görünebilir. Ancak uzun vadede çok daha büyük bir dönüşümün işareti olabilir.
Rusya, Batı’dan kopuşunun maliyetini Çin’e bağımlı hale gelerek ödüyor.
Çin ise bu bağımlılığı stratejik avantaja çeviriyor — ama dikkatli, kontrollü ve mesafeli biçimde.
Xi Jinping’in asıl hedefi Moskova’yı kurtarmak değil; Çin merkezli yeni küresel düzenin inşasında Rusya’yı faydalı ama yönetilebilir bir ortak olarak tutmak.
Bu nedenle Pekin, Kremlin’e dostluk sunuyor fakat tam kurtarma paketi vermiyor.
Ve belki de zirvenin özeti tam olarak burada yatıyor:
Putin Pekin’den törenle uğurlandı.
Ama ihtiyaç duyduğu enerji anlaşmasını alamadı.