
Jeopolitik krizler yalnızca savaş alanında değil, anlatıların içinde de kazanılır. Son günlerde dolaşıma giren bir tez, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran ile yürüttüğü gerilimde “bilerek kaybettiğini” ve bunun daha büyük bir stratejinin parçası olduğunu öne sürüyor: Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakarak dünyayı Amerikan enerjisine bağımlı hale getirmek ve böylece doların küresel hakimiyetini yeniden tahkim etmek.
Bu iddia, ilk bakışta stratejik bir kurgu gücüne sahip. Ancak ekonomi politikası, enerji piyasaları ve finansal sistem üzerine mevcut verilerle test edildiğinde, bu anlatının gerçeklikle temasının sınırlı olduğu görülüyor. Daha önemlisi, bu tür teoriler asıl hikâyeyi gölgeleyebilir: dünya ekonomisi zaten kırılgan bir denge üzerinde ilerlerken, enerji merkezli bir şokun etkileri hiçbir büyük ekonomi tarafından “kontrollü” şekilde yönetilemez.
Küresel petrol ve LNG ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, modern ekonominin en kritik boğaz noktasıdır. Bu hattın kesintiye uğraması yalnızca arz taraflı bir sorun yaratmaz; aynı zamanda küresel fiyat mekanizmasını da bozar. Petrol piyasası ulusal değil, doğası gereği küreseldir. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin üretim kapasitesinin artmış olması, onu fiyat şoklarından izole etmez. Aksine, fiyatın küresel olarak belirlenmesi nedeniyle, enerji bağımsızlığı ile ekonomik bağışıklık arasında doğrudan bir eşitlik kurulamaz.
Nitekim son haftalarda yaşanan gelişmeler bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu. Gerilim tırmandıkça petrol fiyatları hızla yükseldi, enflasyon beklentileri bozuldu ve büyüme görünümü zayıfladı. Ancak sınırlı bir ateşkes sinyali dahi piyasalarda sert bir tersine dönüş yarattı: petrol fiyatlarında çift haneli düşüş, hisse senedi piyasalarında toparlanma ve risk iştahında belirgin artış gözlendi. Bu tepki, piyasanın enerji şokunu bir “stratejik fırsat” değil, açık bir “sistem riski” olarak fiyatladığını gösteriyor.
Buradan hareketle şu temel soruya dönmek gerekiyor: Eğer amaç gerçekten küresel enerji krizini derinleştirerek ABD’yi vazgeçilmez bir tedarikçi konumuna taşımak olsaydı, neden kriz sonrası ilk refleks Hürmüz’deki akışı normalleştirmek yönünde oldu? Washington’ın sahadaki önceliği, enerji akışını kesmek değil, kesintiyi sınırlamak olarak ortaya çıkıyor. Bu da teorinin merkezindeki varsayımı zayıflatıyor.
Bununla birlikte, söz konusu anlatının tamamen temelsiz olduğunu söylemek de yanıltıcı olur. Çünkü bu tür teoriler genellikle yanlış sonuçlara doğru gözlemlerden ulaşır. Gerçekten de dünya ekonomisi son yıllarda belirgin bir şekilde bloklara ayrılma eğilimi gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen üçlü yapı, küreselleşmenin yerini daha parçalı ve rekabetçi bir düzene bıraktığını düşündürüyor. Enerji güvenliği, tedarik zincirlerinin kısaltılması ve finansal bağımlılıkların azaltılması, bu yeni dönemin temel başlıkları haline gelmiş durumda.
Ancak bu dönüşüm, kontrollü bir stratejik tasarımdan ziyade, karşılıklı güvensizlik ve artan jeopolitik risklerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Başka bir ifadeyle, dünya ekonomisi bilinçli bir şekilde yeniden tasarlanmıyor; aksine, parçalanarak yeniden şekilleniyor.
Bu noktada finansal sistemin doğasına dair bir yanılgıyı da düzeltmek gerekir. ABD’nin küresel gücü yalnızca enerji üretiminden kaynaklanmaz. Doların rezerv para statüsü, Amerikan tahvil piyasasının derinliği ve küresel likidite ağları, bu gücün asıl temelini oluşturur. Enerji arzı bu yapıyı destekleyebilir, ancak tek başına ikame edemez. Dahası, yüksek enerji fiyatlarının tetiklediği enflasyon ve büyüme kaybı, bu finansal üstünlüğü zayıflatma potansiyeline de sahiptir.
Dolayısıyla İran krizi, bazı iddiaların aksine, Amerika Birleşik Devletleri için “kazanarak kaybetmek” gibi bir stratejik oyunun parçası olmaktan çok uzaktır. Daha gerçekçi olan yorum, bu sürecin kontrol edilmesi zor bir riskler zinciri yarattığıdır. Enerji şokları, tarihsel olarak hiçbir büyük ekonomi için sürdürülebilir bir güç kaynağı olmamıştır; aksine çoğu zaman ekonomik kırılganlıkları derinleştirmiştir.
Bugün karşı karşıya olunan tablo da bu tarihsel örüntüyle uyumludur. Küresel ekonomi, enerji fiyatları üzerinden yeniden dengelenmeye zorlanırken, aynı anda daha parçalı ve daha az öngörülebilir bir yapıya doğru ilerliyor. Bu süreçte kazananlar ve kaybedenler elbette olacaktır; ancak bu, tek bir aktörün önceden tasarlanmış stratejik zaferi olarak okunamaz.
Sonuç olarak, sosyal medyada dolaşan anlatıların cazibesine rağmen, gerçek dünya daha basit ve daha sert bir gerçeğe işaret ediyor: Enerji krizi, bir güç konsolidasyonu aracı değil, küresel sistemin en kırılgan noktalarından biridir. Ve belki de en kritik dönüşüm burada yatmaktadır. Dünya, tek bir merkez etrafında organize olan bir düzenden, birbirine rakip ve zaman zaman çatışan blokların oluşturduğu daha karmaşık bir yapıya doğru ilerliyor.
Bu yeni düzende istikrar, stratejik zekâdan çok, kırılgan dengelerin yönetilmesine bağlı olacaktır.