
Trump’ın Venezuela hamlesiyle birlikte kullandığı dil, son yıllarda inşa ettiği dış politika çizgisiyle keskin bir gerilim yaratıyor. Maduro için “devrik diktatör” ifadesini kullanması ve “diğer diktatörlerin başına da aynısı gelebilir” uyarısında bulunması, sadece Caracas’a değil, küresel sisteme verilmiş bir mesaj olarak okunuyor. Ancak bu söylemin altını kazıdığımızda ortaya çıkan tablo, siyah-beyaz bir demokrasi–otoriterlik ayrımından çok daha karmaşık.
Trump, Maduro’yu “devrik diktatör” olarak tanımladı ve benzer akıbetin başkaları için de mümkün olduğunu söyledi
Bu söylem, Trump’ın geçmişte yakın ilişki kurduğu otoriter liderlerle açık bir çelişki barındırıyor
Piyasalar açısından asıl soru, bu çizginin yeni ve öngörülemez bir güç doktrinine dönüşüp dönüşmeyeceği
Trump’ın geçmişine bakıldığında, otoriter liderlerle kurduğu ilişkiler neredeyse bir dış politika imzası niteliğinde. Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile kameralar önünde tokalaşmalar, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile stratejik ortaklık vurguları, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’ye yönelik açık destek ve Rusya Devlet Başkanı Putin’le kurulan kişisel diplomasi, bu tablonun parçaları. Bu nedenle Maduro çıkışı, “diktatörlere karşı ilkesel bir duruş”tan çok, kimin diktatör sayıldığına Washington’un karar verdiği yeni bir çerçeveye işaret ediyor.
Bu çerçevede “diktatörlük” kavramı, normatif bir tanımdan ziyade jeopolitik bir etikete dönüşüyor. ABD ile uyumlu olan ya da stratejik çıkarlarla örtüşen otoriter yönetimler tolere edilebilirken, karşı cephede yer alanlar “devrik diktatör” kategorisine alınıyor. Venezuela örneği, bu ayrımın en sert ve en görünür uygulamalarından biri oldu.
BSEkonomi perspektifinden bakıldığında, bu söylemin asıl önemi ahlaki tartışmadan ziyade belirsizlik üretme kapasitesinde yatıyor. “Diğer diktatörlerin başına da gelebilir” ifadesi, küresel liderler için olduğu kadar piyasalar için de bir risk sinyali. Çünkü bu cümle, ABD’nin gerektiğinde rejimlere doğrudan müdahale edebileceğini açıkça telaffuz eden nadir açıklamalardan biri.
Bu durum, yatırımcı açısından şu soruyu öne çıkarıyor: Trump yönetimi altında jeopolitik riskler artık kural bazlı mı, yoksa kişi ve konjonktüre bağlı mı? Eğer ikinci senaryo ağır basıyorsa, bu yalnızca Venezuela gibi ülkeler için değil, onlarla iş yapan şirketler, tedarik zincirleri ve sermaye akımları için de yeni bir risk primi anlamına geliyor.
Trump’ın diktatörlerle geçmişte “iyi geçinmiş” olması ise bu riski azaltmıyor, tam tersine artırıyor. Çünkü mesaj şu şekilde okunuyor: İlişkiler iyi olduğu sürece sorun yok; ancak stratejik çıkarlar değiştiğinde, dün el sıkışılan lider bugün “devrik diktatör” ilan edilebilir. Bu, özellikle ABD ile yakın ama kırılgan ilişkiler yürüten ülkeler için ciddi bir belirsizlik kaynağı.
Piyasa cephesinde bu yaklaşımın yansımaları çok katmanlı. Enerji, savunma ve emtia piyasaları, bu tür söylemleri sadece retorik olarak değil, aksiyon ön sinyali olarak fiyatlama eğiliminde. Venezuela hamlesinin ardından petrol, altın ve savunma sanayii hisselerinde gözlenen oynaklık, bu algının ilk göstergeleri. Aynı zamanda gelişmekte olan ülkeler risk primleri ve CDS’ler üzerinde de yukarı yönlü baskı yaratabilecek bir zemin oluşuyor.
Öte yandan Trump’ın bu çıkışı, ABD iç siyasetinde de çift yönlü okunuyor. Bir yandan “güçlü lider” imajını pekiştiren bir hamle olarak sunulurken, diğer yandan dış politikada öngörülemezliği artıran bir yaklaşım olarak eleştiriliyor. Bu ikili algı, Trump dönemlerinde sıkça görüldüğü gibi, piyasalarda kısa vadeli dalgalanma, orta vadede ise temkinli pozisyonlanma davranışını besliyor.
Sonuç olarak, Trump’ın Maduro’ya yönelik “devrik diktatör” tanımı ve diğer liderlere gönderdiği mesaj, tek başına bir söylem değil. Bu, ABD’nin kimin meşru, kimin hedef olduğu konusunda çıtayı tek taraflı belirlediği bir dönemin işareti. Trump’ın geçmişte diktatörlerle kurduğu yakın ilişkiler ise bu yaklaşımı çelişkili kılmak yerine, daha da sertleştiriyor: mesele demokrasi değil, hizalanma.
Bu nedenle yatırımcı açısından kritik soru artık “kim diktatör?” değil; “yarın kim ilan edilebilir?” sorusu. Ve bu soru, önümüzdeki dönemde jeopolitik riskleri ve piyasa fiyatlamalarını şekillendiren ana başlıklardan biri olmaya aday.