
Avrupa Birliği’nde son zirvede alınan kararlar, yüzeyde teknik görünse de stratejik bir kırılmaya işaret ediyor. Avrupa, jeopolitik riskler, Çin rekabeti, savunma harcamaları ve sanayi politikaları ekseninde daha korumacı ve daha içe entegre bir yapıya doğru evriliyor. Bu dönüşümün Türkiye açısından anlamı ise oldukça kritik.
Bu çerçevede ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Özgehan Şenyuva’nın “Avrupa Değişiyor, Türkiye İzliyor mu?” başlıklı yazısı dikkat çekici bir analiz sunuyor. Yazı, Türkiye’de yeterince gündem olmayan AB zirvesinden hareketle Avrupa’nın tarihi bir yön değişikliğine girdiğini savunuyor ve şu soruyu ortaya koyuyor: “Avrupa değişiyor. Hızla değişiyor. Soru şu: Biz izliyor muyuz, yoksa yine geç mi kalacağız?”
Prof. Şenyuva’nın uyarıları altı başlıkta toplanıyor:
Birincisi, “Buy European / Made in Europe” yaklaşımı artık retorik olmaktan çıkıp somut bir politika riskine dönüşüyor. Eğer bu çerçeve yasallaşır ve Gümrük Birliği güncellenmezse, Türk ihracatçıları AB kamu ihalelerinden dışlanabilir. Savunma, temiz teknoloji, çelik ve otomotiv gibi Türkiye’nin ihracat omurgasını oluşturan sektörler doğrudan etkilenebilir.
İkincisi, AB’nin Hindistan ve Mercosur (Latin Amerika) ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları, mevcut Gümrük Birliği yapısındaki asimetriyi derinleştiriyor. Bu anlaşmalar kapsamında üçüncü ülkelerin malları Türkiye pazarına gümrüksüz girebilirken, Türk malları aynı avantajı elde edemiyor. Bu durum rekabet eşitsizliği yaratıyor.
Üçüncü başlık, Çin’e karşı yeniden yapılandırılan tedarik zincirleri. AB, coğrafi olarak yakın ve sanayi altyapısı güçlü alternatifler arıyor. Türkiye bu tabloda avantajlı konumda. Ancak Gümrük Birliği güncellenmezse ve AB iç entegrasyonunu derinleştirirse, Türkiye dış halkada kalma riskiyle karşı karşıya.
Dördüncü unsur, AB içindeki bölünmüşlük. Birlik içinde savunma, bütçe ve genişleme başlıklarında tam bir uyum yok. Bu nedenle Türkiye ile Gümrük Birliği güncellemesi gibi siyasi maliyeti yüksek bir dosyanın kısa vadede öncelik haline gelmesi düşük olasılık. Bu durum Türkiye için istem dışı bir zaman alanı yaratıyor; ancak bu pencere daralıyor.
Beşinci ve belki de en kritik başlık, Türkiye’nin kendi iç dinamikleri. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, muhalefete yönelik baskılar ve düzenleyici öngörülebilirliğe dair soru işaretleri, AB nezdinde Türkiye ile ileri entegrasyonun siyasi maliyetini artırıyor. Ekonomik dosya teknik olsa da siyasi iklim belirleyici rol oynuyor.
Altıncı başlık ise bir fırsat penceresi. Avrupa bağlantısallık ve stratejik özerklik girişimlerine hazırlanırken, Türkiye’yi 30 yıllık güncelliğini yitirmiş bir Gümrük Birliği çerçevesinde tutmak AB’nin kendi çıkarları açısından da sorgulanabilir hale geliyor. Bu, karşılıklı çıkar üzerinden yeniden konumlanma ihtimali doğuruyor.
Makro perspektiften bakıldığında Avrupa’nın yeni sanayi politikası; kamu alımlarında yerli öncelik, tedarik zincirlerinde güvenlik, savunmada koordinasyon ve ticarette stratejik filtreleme başlıkları etrafında şekilleniyor. Bu dönüşüm, Türkiye için yalnızca diplomatik değil; doğrudan ihracat, büyüme ve yatırım akışlarıyla ilgili bir mesele.
Soru artık teknik değil: Türkiye bu değişimi zamanında okuyabilecek mi? AB iç entegrasyonunu derinleştirirken Türkiye mevcut statükoyu korumaya devam ederse, dış halkada konumlanma riski artabilir. Tersi senaryoda ise güncelleme ve reform hamleleri, Türkiye’yi yeniden Avrupa sanayi zincirinin merkezine taşıyabilir.
Avrupa değişiyor. Hızla değişiyor. Türkiye’nin önündeki asıl mesele, bu değişimi izlemek değil; doğru zamanda doğru pozisyonu alabilmek.