
İran savaşı bir petro dolar savaşı ise yapay zeka için de enerji gerekiyorsa bu savaşın kazananı yapay zekanın geleceğini belirleyecek.
Dimon, New York’ta Anthropic CEO’su Dario Amodei ile katıldığı bir etkinlikte, yapay zekâya yapılan 1 trilyon doları aşan yatırımın sonunda karşılığını vereceğini söyledi. Dimon’a göre bu para yalnızca yazılıma değil; çiplere, kablolara, donanıma, veri merkezlerine ve teknoloji altyapısının bütününe gidiyor. Bu nedenle harcamanın uzun vadede kendi ekonomik gerekçesini oluşturacağını düşünüyor. (Axios)
BlackRock CEO’su Larry Fink de Milken Institute konferansında benzer bir çizgi izledi. Fink, yapay zekâda “balon” değil, tam tersine altyapı açığı olduğunu savundu. BlackRock’ın bir “hyperscaler” yani Amazon, Microsoft, Google veya Meta gibi dev bulut/veri merkezi oyuncularından biriyle yeni bir veri merkezi ortaklığına hazırlandığını söyledi. Fink’e göre yapay zekânın büyümesi için veri merkezi, enerji ve elektrik altyapısında çok daha büyük sermaye ihtiyacı var. (Business Insider)
Bu açıklamalar, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımlarını hızla artırdığı bir döneme denk geldi. Amazon, Microsoft, Meta ve Alphabet’in 2026’da sermaye harcamalarını 725 milyar dolara kadar çıkarabileceği belirtiliyor. Goldman Sachs’ın daha geniş modellemesine göre yıllık yapay zekâ sermaye harcaması 2026’da 765 milyar dolara, 2031’de ise 1,6 trilyon dolara ulaşabilir. (Goldman Sachs)
Yapay zekâ yatırımlarındaki ölçek sadece teknoloji şirketleriyle sınırlı değil. Veri merkezi talebi enerji şirketlerini ve elektrik altyapısını da zorluyor. Uluslararası Enerji Ajansı, veri merkezlerinin küresel elektrik tüketiminin 2025’te yaklaşık 485 TWh seviyesinden 2030’da 950 TWh civarına çıkabileceğini, yapay zekâ odaklı veri merkezlerinin elektrik tüketiminin ise bu dönemde çok daha hızlı artacağını öngörüyor. (IEA)
Ancak piyasadaki şüpheler tamamen ortadan kalkmış değil. Bazı yatırımcılar, dev sermaye harcamalarının gelir ve kâr artışıyla aynı hızda geri dönüp dönmeyeceğini sorguluyor. Reuters’ın aktardığı piyasa değerlendirmelerinde, Wall Street’in yapay zekâ kaynaklı bir “boom loop” içinde olduğu; ancak bu döngünün, harcamaların beklenen getiriyi üretmemesi halinde “doom loop”a dönüşebileceği uyarısı yapılıyor. (Reuters)
Risklerden biri, yapay zekâ yatırımlarının reel ekonomide henüz her şirkette ölçülebilir verimlilik artışına dönüşmemiş olması. MIT bağlantılı “State of AI in Business 2025” raporunda, şirketlerin üretken yapay zekâ pilot projelerinin büyük bölümünün ölçülebilir kâr-zarar etkisi yaratamadığı belirtiliyor. Rapora göre başarı daha çok iş akışına entegre edilmiş, dış sağlayıcılarla yürütülen ve somut kullanım alanı olan projelerde görülüyor. (MLQ.ai)
Buna rağmen Dimon ve Fink’in mesajı ortak: Yapay zekâ yatırımı klasik anlamda bir finansal balon değil; daha çok enerji, veri merkezi, çip, ağ ve bulut altyapısı üzerinden yeni bir sanayi yatırım döngüsü. Asıl tartışma, bu döngünün var olup olmadığı değil; hangi şirketlerin bu yatırımlardan kalıcı getiri üreteceği.
Yapay zekâ piyasasında bugün sorulan soru eksik: “Balon var mı?” Bu soru fazla basit. Daha doğru soru şudur: Bu kadar büyük sermaye harcamasını kim finanse edecek, kim geri kazanacak ve kim yalnızca pahalı bir altyapı yarışının sonunda bilançosunda yorgunluk taşıyacak?
Jamie Dimon ve Larry Fink’in son açıklamalarını önemli kılan şey, yapay zekâya ilişkin iyimserlikleri değil; bu iyimserliğin Wall Street sermayesinin yeni yönünü göstermesidir. Dimon, 1 trilyon doları aşan yatırımın uzun vadede anlamlı olacağını söylerken aslında yapay zekâyı bir yazılım hikâyesi olarak değil, bir altyapı döngüsü olarak okuyor. Fink’in “balon yok, yatırım açığı var” görüşü de aynı yere çıkıyor: Yapay zekâ artık yalnızca Silikon Vadisi’nin konusu değil; elektrik şebekesinin, veri merkezlerinin, tahvil piyasasının, özel kredi fonlarının ve ulusal sanayi stratejilerinin konusu haline geldi. (The Wall Street Journal)
Bu yüzden dot-com benzetmesi hem cazip hem de yanıltıcıdır. 1990’ların sonunda internet hikâyesi haklıydı, fakat birçok şirket yanlıştı. Bugün de benzer bir risk var. Yapay zekâ gerçek olabilir; fakat yapay zekâya yapılan her yatırım rasyonel olmak zorunda değildir. İnternetin dünyayı değiştirmiş olması, 2000 yılında her internet hissesinin doğru fiyatlandığı anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde yapay zekânın ekonomiyi değiştirecek olması, 2026’da her veri merkezi projesinin, her çip siparişinin, her bulut anlaşmasının ve her AI temalı değerlemenin makul olduğu anlamına gelmez.
Buradaki fark, bugünkü yatırımın daha somut varlıklara gitmesidir. Çip, enerji, veri merkezi, fiber altyapı, soğutma sistemleri, elektrik bağlantıları ve bulut kapasitesi gerçek varlıklardır. Bu, yapay zekâ döngüsünü bir ölçüde daha sağlam kılar. Goldman Sachs’ın 2026 için 765 milyar dolarlık, 2031 için 1,6 trilyon dolarlık yıllık yapay zekâ sermaye harcaması tahmini; Morgan Stanley çizgisindeki değerlendirmelerin 2027 için 1 trilyon doların üzerini işaret etmesi, bunun artık finansal piyasa hikâyesinden çok fiziksel yatırım döngüsü olduğunu gösteriyor. (Goldman Sachs)
Fakat fiziksel yatırım döngülerinin de kendi krizleri vardır. Demiryolları, telekom altyapısı, enerji yatırımları ve emlak genişlemeleri tarihte defalarca gerçek ihtiyaçtan doğmuş, fakat aşırı kaldıraç ve yanlış zamanlamayla finansal hasara dönüşmüştür. Yapay zekâda da benzer risk, teknolojinin faydasız olmasından değil; yatırımın hızının, geri dönüş süresini aşmasından kaynaklanıyor. Bugün veri merkezi yaparsınız, enerji bağlantısı kurarsınız, çip siparişi verirsiniz; fakat müşterinin bu kapasiteyi hangi fiyatla, ne kadar süreyle ve hangi kâr marjıyla kullanacağı hâlâ açık bir sorudur.
Asıl kırılma noktası burada: Yapay zekâda arz tarafı inanılmaz hızlı büyüyor, talep ise güçlü ama henüz homojen değil. Büyük teknoloji şirketleri, bulut sağlayıcıları ve model geliştiricileri kapasiteye ihtiyaç duyuyor. Ancak şirketlerin çoğu üretken yapay zekâyı hâlâ kâr-zarar tablosuna net biçimde taşıyamadı. MIT’nin 2025 tarihli çalışmasında şirketlerin büyük çoğunluğunun üretken yapay zekâ pilotlarından ölçülebilir geri dönüş alamadığı tespiti, bu yüzden önemlidir. Teknoloji çalışıyor olabilir; ama kurumsal adaptasyon aynı hızda ilerlemiyor. (MLQ.ai)
Bu durum yatırımcı açısından iki ayrı piyasa yaratıyor. Birinci piyasa, altyapı sağlayıcılarının piyasasıdır: Nvidia, gelişmiş çip tedarikçileri, seçili bulut devleri, veri merkezi operatörleri, enerji ve iletim altyapısı şirketleri. İkinci piyasa ise yapay zekâyı kullanarak verimlilik artışı yaratması beklenen şirketlerin piyasasıdır. İlk grup bugün para kazanıyor; ikinci grubun önemli bölümü henüz hikâye anlatıyor. Piyasaların kırılganlığı da tam burada doğuyor. Çünkü değerlemeler yalnızca bugünkü kazananlara değil, henüz ispatlanmamış gelecekteki verimlilik dalgasına da fiyat biçiyor.
Enerji boyutu ise bu tartışmanın çoğu zaman hafife alınan tarafıdır. Uluslararası Enerji Ajansı, veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030’a kadar yaklaşık iki katına çıkacağını, ABD’de veri merkezlerinin elektrik talebi artışının çok büyük bir bölümünü oluşturacağını hesaplıyor. Bu, yapay zekâ yatırımının artık yalnızca teknoloji sektörünün değil, enerji güvenliğinin de konusu olduğunu gösteriyor. Elektrik şebekesi yavaş, yapay zekâ talebi hızlıdır. Bu ikisi arasındaki fark, önümüzdeki yılların en önemli darboğazlarından biri olabilir. (IEA)
Fink’in BlackRock adına veri merkezi ve enerji altyapısına yönelmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir. BlackRock artık yalnızca hisse ve tahvil yöneten bir varlık yöneticisi gibi davranmıyor; geleceğin ekonomik altyapısında pay sahibi olmaya çalışıyor. Global Infrastructure Partners satın alması, Microsoft-Nvidia-MGX eksenli altyapı girişimleri ve veri merkezi ortaklıkları bu stratejinin parçalarıdır. Yapay zekâ kazançlarının yalnızca yazılım şirketlerinde değil, altyapıyı finanse eden sermaye sahiplerinde de toplanacağı anlaşılıyor. (Business Insider)
Burada daha derin bir politik ekonomi meselesi var. Yapay zekâ verimliliği artırırsa, kimin geliri artacak? İşçilerin mi, tüketicilerin mi, şirketlerin mi, yoksa sermaye sahiplerinin mi? Larry Fink’in daha önce yapay zekânın servet eşitsizliğini artırabileceğine dikkat çekmesi tesadüf değil. Eğer yapay zekâ kazançları hisse senedi sahibi olan dar bir kesimde yoğunlaşırsa, teknoloji ekonomik büyümeyi artırırken sosyal gerilimi de büyütebilir. (The Guardian)
Bu nedenle “balon var mı?” sorusuna verilecek en doğru cevap şudur: Yapay zekâ muhtemelen balon değildir; fakat yapay zekâ etrafında oluşan bazı fiyatlar, bazı projeler ve bazı beklentiler balon özellikleri taşıyabilir. Teknolojik devrim ile finansal aşırılık aynı anda var olabilir. Hatta çoğu zaman birlikte var olur.
Piyasa bugün Dimon ve Fink’in sözlerini rahatlatıcı bulabilir. Çünkü iki isim de Wall Street’in en güçlü sermaye merkezlerini temsil ediyor. Ancak bu açıklamaların arkasındaki asıl mesaj rahatlatıcı olmaktan çok disiplin gerektiricidir. Yapay zekâ bir yatırım teması olmaktan çıkıp sermaye tahsisi sınavına dönüşmüştür. Sermayeyi doğru katmana, doğru fiyata ve doğru vade ile koyanlar kazanacaktır. Sadece “AI” etiketi taşıdığı için her varlığı alanlar ise muhtemelen bir sonraki düzeltmenin finansal eğitim ücretini ödeyecektir.
Sonuç olarak bu döngüyü balon diye reddetmek de, risksiz devrim diye kutsamak da yanlıştır. Yapay zekâ çağının en büyük getirisi, teknolojiyi en iyi anlatanlara değil; enerji, veri, işlem gücü, dağıtım ve müşteri ilişkisini aynı anda kontrol edebilenlere gidecektir. Dimon ve Fink’in iyimserliği bu yüzden dikkate değer. Ama yatırımcı için asıl ders iyimserlik değil, seçiciliktir. Bu yeni çağda soru yapay zekânın kazanıp kazanmayacağı değildir. Soru, yapay zekâ kazanırken kimin bilançosunun güçleneceği, kimin bilançosunun bu yarışta yorulacağıdır.