0,00TL 0

Sepet

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Alışverişe devam et
Fibayatırım
Analiz - Bilgi

ABD-İran Savaşı “Bitse de Bitmez”

Bu savaş uzayabilir; ama aynı yoğunlukla sürmeyebilir. Çünkü modern savaşın “bitirme” eşiği hâlâ kara gücünün, yani piyadenin sahaya “basıp bayrak dikmesinin” temsil ettiği siyasi-sonuç üretme kapasit...
Ahmet Kasım Han
Mart 4, 2026
Paylaş

Bu savaş uzayabilir; ama aynı yoğunlukla sürmeyebilir. Çünkü modern savaşın “bitirme” eşiği hâlâ kara gücünün, yani piyadenin sahaya “basıp bayrak dikmesinin” temsil ettiği siyasi-sonuç üretme kapasitesidir. Ahmet Kasım Han’ın çerçevesi burada net: ABD’nin İran gibi bir ülkede kara harekâtına girişmesi gerçekçi değil. Afganistan tecrübesi, ölçek ve maliyet açısından bunun sürdürülemezliğini zaten gösterdi. Dolayısıyla “rejim değişikliği” hedefi konuşuluyorsa, klasik işgal senaryosu değil; uzaktan, hava-deniz gücüyle ve içeriden çözülme üretmeye çalışan bir strateji akla gelir. Fakat tam da burada, sahayı “bitiren” mekanizma ortadan kalktığı için çatışma uzama eğilimi kazanır: hedefler vurulur, mesajlar verilir, tırmanma yönetilir; ama sonuç üreten final hamlesi ortada yoktur.

Han’ın İran özelinde anlattığı “decapitation” (lider kadronun hedef alınması) stratejisi, rejim değişikliğinin ilk basamağı gibi sunulsa da tek başına çözüm değildir. “Kelle uçurma” dediği bu yaklaşım, rejimin etkili/merkez kadrosunu ortadan kaldırarak karar alma kapasitesini çökertmeyi hedefler. Ancak kontrol sorunu burada başlar: Siz liderliği azaltırken yerine kimin geleceğini, hangi fraksiyonun güçleneceğini ve geçişi nasıl yöneteceğinizi bilmiyorsanız, bu hamle rejimi dağıtmaktan ziyade konsolide edebilir. Han’ın mantığı, Türkiye’de 12 Eylül sonrası siyasette “A takımlarının” tasfiyesiyle karar kalitesinin düşmesine yaptığı analojiyle ilerliyor: Birinci sınıf kadrolar gidince, ikinci sınıf kadrolar veya daha radikal aktörler öne çıkar; karar kalitesi düşer, risk iştahı artar ve tırmanma kontrol dışına çıkabilir. Bu yüzden “baş kesme” stratejisi, doğru tasarlanmış bir geçiş şablonu olmadan, çatışmayı kısa vadede sertleştiren ve belirsizliği büyüten bir etki yaratır.

Peki rejimin çökmesi için ne gerekir? Han burada üç şartı “yıldızların dizilmesi” metaforuyla anlatıyor. Birincisi, sokağın karışması: İran’da bu, belirli etnik/örgütsel dinamiklerin aynı anda harekete geçmesiyle anlam kazanır (Kürtler, Beluçiler, Halkın Mücahitleri gibi). İkincisi, bu iç cephenin oluşması yetmez; karışıklığın “mevcut duruma” tepkisinin toplumda geniş karşılık bulması gerekir. Üçüncüsü ve belki de en kritik olanı, bu süreçlerin belirli bir ölçüde kontrol edilebilir bir çöküş üretmesidir; aksi hâlde rejim yıkılsa bile ortaya çıkacak boşluk, bölge ülkeleri için bir rahatlama değil yeni bir istikrarsızlık üretir. Han’ın altını çizdiği risk şu: kontrolsüz çöküş, bölgesel cepheleri açar, radikal kadroları güçlendirir ve çatışmayı coğrafi olarak yayma eğilimini artırır.

Bu noktada Han’ın anlatısında savaşın “asıl belirleyicisi” sahaya iniyor: lojistik ve mühimmat. Napolyon’un “ordular midelerinin üstünde yürür” sözünü hatırlatması tesadüf değil; çünkü uzaktan savaşta bile sürdürülebilirlik, akıllı mühimmat stokları, atış kapasitesi, ikmal hatları, sortie üretimi ve platformların korunabilirliğiyle sınırlıdır. “Amerika isterse üç günde yağar geçer” türü halk anlatılarını reddediyor: Geçmişte Körfez Savaşı’nda Tomahawk stokları nedeniyle üretim kapasitesi baskılanmış, Libya’da İngiliz-Fransız cephesinde akıllı mühimmatın tükenmesi NATO/ABD’yi daha derin angajmana zorlamıştı. Bugün de benzer bir çıpa var: İsrail’in ve ABD’nin mühimmat stokları sınırsız değil; İran’ın da sonsuz bir füze/İHA kapasitesi yok. Üstelik mesele “ne kadar mühimmatın olduğu” kadar “onu sahaya çıkarabilme” kapasitesi. Büyük füzeler, lançerler, depolar; bunların tespiti ve imhası savaşı belirler. Bir tarafın nefesi diğerinden hızlı bittiğinde savaşın ritmi değişir; bu ritim değişimi, masaya oturma motivasyonunu da belirler.

Han’ın verdiği örneklerden biri, tırmanmanın nasıl “yanlış hedef seçimi” ile genişleyebileceği. Kıbrıs’taki İngiliz üssüne yapılan saldırı (Agrotur/Akrotiri vurgusu) bağlamında söylediği şey şu: Niyet tartışması bir noktadan sonra önemsizleşir; bir NATO/Avrupa aktörüne gerekçe verirsiniz ve cephe genişler. Nitekim Avrupa’nın “vatandaşlarımız ve müttefiklerimiz tehdit altında” çizgisine kayması; üslerin açılması; “savunma amaçlı saldırılar” gibi adlandırmalarla fiilen saldırı kapasitesine destek verilmesi, lojistik açığı kapatır ve savaşı uzatır. Bu, modern çatışmaların tipik dinamiği: bir yanlış adım, koalisyonu büyütür; koalisyon büyüdükçe lojistik rahatlar; lojistik rahatladıkça çatışmanın sürekliliği artar.

Savaşın bir sonraki aşamasına dair Han’ın senaryosu, İran’ın “bölgesel ağlar” üzerinden oyunu genişletmesi ihtimali. Körfez ülkeleri devreye girdikçe İran, lojistik denklemde dezavantaja düşer; bu durumda elindeki araç, vekil ve çevresel cephelerdir: Irak-Suriye hattı, Hizbullah üzerinden Lübnan ve İsrail’in kuzeyi, Husiler üzerinden deniz ticareti, Körfez’deki hassas noktalar ve Şii azınlıklar üzerinden iç istikrarsızlaştırma. Burada belirleyici soru “ne kadar yapabilir?” değil; “buralara girildiğinde herkes kendi hesabını yapacağı için ne kadar birlikte hareket eder?” sorusudur. Bu da çatışmanın neden “bitse bile bitmeyeceği” fikrini destekler: savaş, tek bir cepheden çıkar; parçalı, sürtünmeli bir bölgesel dengesizlik rejimine dönüşür.

Türkiye açısından Han’ın değerlendirmesi, felaket senaryosunu büyütmeden ama riskleri de hafife almadan kuruluyor. Kontrolsüz bir İran çöküşü, kısa-orta vadede Türkiye için iyi haber değildir: ticaret kanalı bozulur, güvenlik riski artar, yatırımcı iştahı zayıflar, göç baskısı büyür. Enerji tarafında ise daha nüanslı bir çerçeve çiziyor: Türkiye’nin İran’dan boru hattıyla aldığı gazın büyüklüğünü anıyor; kontratın Kasım 2026’da biteceğini vurguluyor ve depolama/LNG kapasitesi sayesinde kısa vadeli şokların yönetilebilir olduğunu söylüyor. Buradaki kritik nokta şu: Türkiye’nin kırılganlığı yalnızca “gaz bitti mi” üzerinden okunmamalı; finansal koşullar ve risk primi üzerinden okunmalı. Jeopolitik tansiyon, risk algısını bozar; risk algısı bozulduğunda kur-faiz-rezerv dengesi ve sermaye akımları üzerinden asimetrik maliyetler doğar.

Han’ın dikkat çektiği bir diğer kanal, altın fiyatları üzerinden TCMB rezerv dinamiği. Altının yükselişi, rezervlerin değerlemesi üzerinden “beklenmedik pozitif” bir dengeleyici etki üretebilir. Bu vurgu, jeopolitik şokların her zaman tek yönlü (salt negatif) çalışmadığını; bazı kalemlerde tampon mekanizmaları doğurabildiğini hatırlatıyor. Ancak bu tampon, ana riskin yerini tutmaz: çatışmanın uzaması, ticaretin bozulması ve güvenlik endişesi, Türkiye’nin fiyatlama setinde risk primini yukarı iter.

Hürmüz Boğazı senaryosuna geldiğinde Han, fiyatların otomatik olarak “100 dolar üstüne” fırlayacağı fikrine mesafeli. Gerekçesi talep tarafında yapısal dönüşüm: yenilenebilir enerji ağırlığının artışı, elektrik üretimindeki dönüşüm, yılda üretilen elektrikli araç sayısı ve hidrokarbon talebinin eskisi kadar “tek hız” yükselmemesi. Bu çerçevede petrol “dünya ekonomisinin damarlarında akan kan” olmaya devam etse de, şokların eskisi kadar kalıcı fiyat sıçramaları üretmeyebileceğini ima ediyor. Yine de riskin bittiğini söylemiyor: Hürmüz’ün efektif kapanması, arz akışlarını ve alıcıların yön değiştirmesini tetikleyebilir; bu da Türkiye’nin cari denge ve dış ticaret kalemleri üzerinde baskı yaratır. Burada ana mesaj, “kesin 100 dolar” gibi iddialı bir seviyeden ziyade, şokun kanalını doğru okumak ve etkilerin zamana yayılacağını kabul etmektir.

Son bölüm, belirsizliğin en sert formuna işaret ediyor: kontrolsüz çöküşte nükleer materyalin devlet dışı aktörlere sızması ve “kirli bomba” gibi senaryoların ortaya çıkması. Han’ın çizdiği bu uç risk, aslında bütün tartışmayı aynı yere bağlıyor: rejim değişikliğinin “mümkün olup olmadığı” kadar, “hangi düzeyde kontrol edilebilir olduğu” belirleyicidir. Kontrol edilebilirlik düştükçe, savaşın maliyeti yalnızca bölgeye değil küresel güvenlik mimarisine ve piyasa rejimine de yayılır.

Ahmet Kasım Han’ın ana tezi şu şekilde özetlenebilir: İran’da kara harekâtı olmadan rejim değişikliği hedefleniyorsa, bu hedefin gerçekleşmesi üç zor şartın aynı anda oluşmasına bağlıdır; aksi hâlde lider kadroyu hedef almak rejimi yıkmaktan ziyade sertleştirip tırmanmayı kontrol dışına çıkarabilir. Bu süreçte savaşın süresini ve şeklini belirleyen “niyet anlatıları” değil, mühimmat ve lojistik kapasite, koalisyonların genişleyip genişlememesi ve bölgesel cephelerin açılıp açılmamasıdır. Dolayısıyla “bitse bile bitmeyecek” cümlesi bir retorik değil; modern çatışmaların sahada sonuç üretmeyen ama sürekli tırmanma üreten doğasına dair bir uyarıdır.


2013’te Dr. Artunç Kocabalkan tarafından kurulan İFM Medya, finansal iletişim, araştırma, stratejik iletişim ve medya alanlarında entegre hizmet sunan uluslararası bir ajanstır.
destek@bsekonomi.com
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin
© 2026 BS Ekonomi Tüm Hakları Saklıdır.
|
News & Media Platform, simplified
A Sound Fiction

Günlük Yayınlara Erişin

Dr.Artunç Kocabalkan ile her gün yayınlanan piyasa yorumlarına tek günlük erişim satın alabilirsiniz. Karar anlarında ihtiyacınız olan bilgiye hızlıca ulaşın, günü kaçırmayın.
Günlük Erişim Satın Al