
BS EKONOMİ | 19 Ekim 2026 | Jeopolitik, ekonomi ve Türkiye’nin stratejik geleceği
Bu yazının merkezine şu tezi yerleştiriyorum:
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike yalnızca enflasyon, fon krizi veya sermaye piyasalarındaki güven kaybı değil. Dünya yeniden ekonomik ve siyasi bloklara ayrılırken Türkiye’nin kendi hukuk ve kurumlar krizini çözememesi nedeniyle her iki tarafta da güvenilirliğini kaybetme ihtimali.
Washington, Moskova ile ilişkilerini kendi stratejik çıkarlarına göre yeniden ayarlayabiliyor. Brüksel, stratejik özerklik ve Avrupa’da üretim söylemiyle ekonomik sınırlarını yeniden çiziyor. Türkiye ise Avrupa’nın çifte standartlarıyla kendi hukuk devleti eksikliğinin aynı anda yarattığı bir sıkışmayla karşı karşıya.
Burada birbirinden ayrılması gereken iki sorun var: Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik siyasi ve ekonomik dışlayıcılığı ile Türkiye’nin yatırımcıya, müttefiklerine ve kendi vatandaşlarına verdiği kurumsal güvenin aşınması. Birincisi Türkiye’nin tek başına çözemeyeceği bir dış politika sorunu. İkincisi ise büyük ölçüde kendi tercihlerinin sonucu.
Bunu yalnızca günlük siyaset üzerinden değil; uluslararası ticaret, sanayi politikası, jeopolitik pazarlık gücü, sermaye hareketleri ve hukuk ekonomisi üzerinden değerlendirmek gerekiyor.
16 Ekim 2026 tarihli Beyaz Saray kararnamesi, uluslararası düzenin nasıl değiştiğini anlamak açısından önemli bir belge.
Trump yönetimi, Eylül ayında kabul edilen Rusya ve İran yaptırımlarına ilişkin yasanın bazı hükümlerinin uygulanmasını ulusal çıkar gerekçesiyle askıya aldı. Ancak bu karar, Rusya’ya yönelik bütün Amerikan yaptırımlarının kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Önceden yürürlükte olan yaptırımların bir bölümü korunuyor.
The White House
+1
Bu ayrım hukuken önemli, fakat siyasi mesaj daha da önemli.
ABD, Rusya’ya yönelik ekonomik baskıyı yalnızca savaşın veya uluslararası hukukun gerektirdiği bir yaptırım olarak değil, enerji fiyatları, müzakereler ve Amerikan iç siyasetiyle birlikte değerlendirilen bir pazarlık aracı olarak kullanıyor.
Trump açısından üç ayrı hedef aynı masada bulunuyor: Rusya ile müzakere imkânını korumak, enerji fiyatlarını kontrol altında tutmak ve ABD’nin stratejik hareket alanını genişletmek.
Burada Paul Krugman’ın uluslararası iktisat yaklaşımıyla Martin Wolf’un küreselleşme ve kurumlar üzerine geliştirdiği analiz çerçevesini birlikte düşünmek yararlı. Bunlar söz konusu karar hakkında doğrulanmış birebir görüşleri değil, çalışmalarından hareketle kurulabilecek iki analitik perspektif.
Krugman’ın yaklaşımı bize ticaretin ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın siyasetten bağımsız olmadığını hatırlatır. Wolf’un kurumlar ve açık ekonomi vurgusu ise ekonomik gücün yalnızca üretim kapasitesiyle değil, güvenilir kurallarla da sürdürülebileceğini gösterir.
Trump’ın Rusya kararı, bu iki perspektifin kesiştiği noktada duruyor: Ekonomik ilişkiler jeopolitik birer silaha dönüşürken o silahların ne zaman kullanılacağına da giderek daha fazla siyasi liderler karar veriyor.
Türkiye açısından bu gelişmenin anlamı yalnızca Rus petrolü veya doğal gazının fiyatı değil.
Türkiye, Karadeniz güvenliğinde NATO üyesi; enerji ticaretinde Rusya ile bağlantılı; dış ticaretinde Avrupa’ya bağımlı; finansman ve güvenlik ilişkilerinde ise ABD ile yakın işbirliğine ihtiyaç duyan bir ülke.
Washington’ın Moskova ile kendi çıkarları doğrultusunda pazarlık yapabilmesi, Ankara’ya otomatik olarak yeni bir manevra alanı sağlamaz. Tam tersine, Türkiye’nin denge politikasının değeri de büyük güçlerin kendi aralarında vardıkları anlaşmalara göre değişebilir.
Bir ülkenin iki güç arasında bulunması, o ülkenin iki güç üzerinde etkili olduğu anlamına gelmez.
Avrupa Birliği’nin Industrial Accelerator Act girişimi, stratejik sektörlerde Avrupa üretimini güçlendirmeyi hedefliyor. Otomotiv, çelik, alüminyum ve temiz teknolojiler bu dönüşümün önemli alanları arasında bulunuyor.
Türkiye için sorun, yalnızca gümrük vergisi değil; geleceğin üretim ve teşvik sisteminin hangi ülkeleri içeride kabul edeceği.
13 Ekim tarihli Reuters haberinde, teklifin mevcut biçiminin Türkiye, Birleşik Krallık ve Fas gibi Avrupa sanayi tedarik zincirlerine entegre ülkeleri dışarıda bırakma riski taşıdığı belirtiliyor. Türkiye otomotiv sanayisinin AB içinde yaklaşık 250 bin istihdamı desteklediği ve Türkiye’de üretilen bazı elektrikli ticari araçların parça değerinin yarıdan fazlasının AB tedarikçilerinden geldiği aktarılıyor.
Reuters
17 Ekim tarihli Financial Times haberi ise Fransa ve Almanya’nın otomotiv politikasındaki uzlaşmasının, AB içinde üretim ve kamu destekleri açısından yeni bir sınır çizme yönünde ilerlediğini gösteriyor.
Financial Times
Burada çok önemli bir hukuki nüans var. Avrupa Komisyonu’nun Avrupa Parlamentosu’na verdiği yanıtta, teklifin Gümrük Birliği’ni değiştirmediği ve Türkiye gibi gümrük birliği ortaklarının menşeine belirli şartlarda AB menşeiyle eşdeğer muamele yapılabildiği açıklanıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bütün düzenlemelerden kesin olarak ve tamamen dışlandığını söylemek doğru değil. Nihai kapsam ve istisnalar hâlâ kritik.
European Parliament
+1
Ancak asıl sorun da burada başlıyor.
Avrupa’nın yeni sanayi düzeninde Türkiye’nin konumu artık yalnızca mevcut ticaret anlaşmalarıyla güvence altında değil. Yeni teşvikler, kamu alımları, yerel içerik kuralları ve stratejik üretim tanımları, Türkiye’nin ekonomik entegrasyonunu aşındırabilir.
1995’te kurulan Gümrük Birliği, Türkiye’yi Avrupa üretim sisteminin bir parçası haline getirdi. Fakat Avrupa’nın yeni ekonomik güvenlik anlayışı, üretim ağlarını yalnızca verimlilik üzerinden değil, siyasi aidiyet ve stratejik güvenlik üzerinden de yeniden tasarlıyor.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisi artık şu soruya dayanıyor:
Avrupa’nın üretiminde varız. Peki Avrupa’nın gelecekteki sanayi politikasında da var mıyız?
Bu soru yanıtlanmadan Türkiye’nin otomotiv, batarya, savunma, yeşil dönüşüm ve ileri teknoloji yatırımlarında uzun vadeli konumunu güvence altında görmek mümkün değil.
Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımında ciddi bir çelişki var.
Avrupa, Türkiye’nin göç yönetiminde işbirliği yapmasını, NATO güvenliğine katkıda bulunmasını, Rusya ile ilişkilerde belirli sorumluluklar üstlenmesini ve Avrupa sanayisine üretim kapasitesi sağlamasını istiyor.
Ancak konu siyasi entegrasyona, kurumsal ortaklığa ve stratejik karar mekanizmalarına geldiğinde Türkiye’nin konumu çok daha tartışmalı hale geliyor.
Avrupa’nın kendi siyasi çıkarlarını evrensel değerler söylemiyle her zaman tutarlı biçimde birleştirebildiğini savunmak zor.
Bununla birlikte, Avrupa’nın tutarsızlığı Türkiye’nin hukuk devleti sorunlarını ortadan kaldırmıyor.
Temmuz 2026’da yayımlanan Centre for European Reform değerlendirmesi bu karşılıklı güvensizliği açık biçimde ele alıyor. Çalışma, AB’nin Türkiye ile güvenlik ve ekonomi alanlarında yeniden yakınlaşmasının gerekli olduğunu savunurken Türkiye’den de hukuk devleti, sivil özgürlükler ve siyasi haklar alanında gerçek ilerleme bekliyor.
Centre for European Reform
European Council on Foreign Relations’ın Eylül 2026 değerlendirmesi ise Türkiye’yi Batı sisteminin içinde kalarak stratejik özerklik geliştirmeye çalışan, fakat aynı zamanda Avrupa pazarına, NATO güvenliğine ve Batı teknolojisine ihtiyaç duyan bir orta güç olarak ele alıyor.
European Council on Foreign Relations
Bu iki değerlendirme birlikte okunduğunda Türkiye’nin temel açmazı ortaya çıkıyor.
Avrupa, Türkiye’yi tamamen kaybetmek istemiyor; Türkiye de Avrupa’dan tamamen kopabilecek bir ekonomik yapıya sahip değil.
Ama karşılıklı ihtiyaç, karşılıklı güven anlamına gelmiyor.
Üstelik Türkiye’nin içeride hukuki öngörülebilirliği zayıflatması, Avrupa’daki Türkiye karşıtı siyasi tutumlara ek gerekçeler sağlayabiliyor.
Bu nedenle Avrupa’nın çifte standartlarını eleştirmekle Türkiye’de hukukun üstünlüğünü savunmak arasında bir çelişki yok. Tam tersine, ikisini aynı anda yapmak gerekiyor.
Avrupa’nın yanlışları Türkiye’nin hukuk sorunlarını meşrulaştırmaz. Türkiye’nin hukuk sorunları da Avrupa’nın dışlayıcı politikalarını haklı çıkarmaz.
Türkiye’de dış politika tartışmalarında giderek daha fazla öne çıkan bir varsayım var: Trump ile kurulacak güçlü siyasi ilişkilerin, Avrupa ile yaşanan sorunları dengeleyebileceği düşüncesi.
Bu yaklaşımın bazı rasyonel dayanakları bulunuyor. Türkiye’nin savunma sanayisi, bölgesel güvenlik kapasitesi, enerji koridorları ve Orta Doğu’daki diplomatik ağı Washington açısından değer taşıyor.
Fakat burada iki farklı ilişki türünü birbirine karıştırmamak gerekiyor.
ABD ile kurulacak ilişki büyük ölçüde güvenlik, enerji ve jeopolitik pazarlıklar üzerinden ilerleyebilir. Avrupa ile ilişki ise bunların yanı sıra Türkiye’nin üretim kapasitesi, ihracat pazarı, teknolojik standartları, yatırım finansmanı ve sanayi ekosistemiyle doğrudan bağlantılı.
ABD ile siyasi yakınlık, Avrupa pazarına ekonomik erişimin yerine geçmez.
Üstelik Trump’ın Rusya yaptırımlarını kendi ulusal çıkarlarına göre esnetmesi, Amerikan dış politikasının ne kadar hızlı değişebildiğini de ortaya koyuyor.
Bugün Ankara’nın lehine görünen bir pazarlık, yarın Washington’ın Moskova, Brüksel veya başka bir aktörle vardığı anlaşma sonucunda anlamını kaybedebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin ABD ile Avrupa arasındaki gerilimde kesin bir taraf seçmesi, stratejik özerkliğini artırmak yerine azaltabilir.
Burada önemli olan tarafsızlık adına her konuda sessiz kalmak değil; Türkiye’nin kendi uzun vadeli çıkarlarını kişisel lider ilişkilerinden bağımsız, kurumsal bir dış politika çerçevesine yerleştirmek.
Barçın Yinanç’ın 13 Ekim tarihli T24 analizinde dikkat çektiği sorun da bu. Yinanç, Türkiye’nin Avrupa karşısında jeopolitik önemini ekonomik pazarlık gücüne dönüştürmeye çalıştığını, ancak ABD ile ilişkilerde Orta Doğu merkezli bir konumlanmanın Avrupa güvenliği bakımından Türkiye’nin değerini zayıflatabileceğini tartışıyor.
T24
Bu, üzerinde durulması gereken ciddi bir uyarı.
Çünkü Türkiye’nin Avrupa açısından değeri yalnızca coğrafi konumundan kaynaklanmıyor. Üretim altyapısı, sanayi entegrasyonu, savunma kapasitesi ve kurumsal uyumu birlikte düşünüldüğünde anlam kazanıyor.
Türkiye’de finansal piyasaların yaşadığı güven sorunlarını dış politikadan ayrı düşünmek artık mümkün değil.
Fonların işleme kapatılması, piyasa manipülasyonu iddiaları, yatırımcıların haklarının korunması ve sermaye piyasalarında şeffaflık tartışmaları yalnızca finans sektörünün kendi içinde çözeceği teknik meseleler değildir.
Bunlar doğrudan kurumsal güvenle ilgilidir.
Bir ülkede yatırımcı, mülkiyet haklarının korunacağına, düzenleyici kurumların öngörülebilir davranacağına ve uyuşmazlıkların bağımsız yargı tarafından çözüleceğine güvenmek ister.
Aynı güveni uluslararası yatırımcı da arar.
Fon krizinde bir yatırımcının karşılaştığı hukuki belirsizlikle, Türkiye’de yeni bir fabrika kurmayı değerlendiren yabancı şirketin karşılaştığı kurumsal belirsizlik aynı ekonomik sorunun farklı ölçekleridir.
Bu yüzden hukukun üstünlüğü ile enflasyon arasında da güçlü bir bağlantı bulunuyor.
Enflasyon yalnızca para arzı, faiz oranı veya döviz kuru üzerinden açıklanamaz. Beklentilerin nasıl oluştuğu, ekonomi yönetiminin ne kadar güvenilir olduğu ve kurumların kararlarının ne ölçüde öngörülebildiği de önemlidir.
Bağımsız ve hesap verebilir kurumların bulunduğu ekonomilerde uzun vadeli sözleşme yapmak, yatırım planlamak ve tasarrufları üretken alanlara yönlendirmek daha kolaydır.
Hukuki belirsizlik ise risk primini yükseltebilir, yatırım ufkunu kısaltabilir ve tasarruf sahiplerini daha likit veya yabancı para cinsinden varlıklara yöneltebilir.
Bunun sonucu daha düşük yatırım, daha zayıf verimlilik artışı ve enflasyonla mücadelenin daha yüksek ekonomik maliyetle yürütülmesi olabilir.
Elbette hukuk devleti tek başına enflasyonu düşürmez. Bunun için tutarlı para politikası, mali disiplin ve arz kapasitesini geliştiren reformlar da gerekir.
Ancak hukuk olmadan ekonomik istikrarı kalıcı hale getirmek çok daha zordur.
Türkiye’de ekonomiyle hukuku birbirinden ayıran her tartışma, sorunun nedenini değil yalnızca sonucunu konuşma riski taşıyor.
Bu konuyu tek bir siyasi görüşün veya tek bir gazetenin penceresinden okumamak gerekiyor.
Financial Times — Avrupa sanayisinin yeniden şekillenmesi
17 Ekim’deki Fransa-Almanya otomotiv uzlaşması haberi, Avrupa’nın serbest ticaret ilkeleriyle sanayi korumacılığı arasında yeni bir denge aradığını gösteriyor. Türkiye açısından mesele, mevcut ihracattan çok gelecekteki yatırım ve teşvik kararları.
Financial Times
POLITICO — Avrupa kendi içinde de bölünmüş durumda
POLITICO’nun 13 Ekim’de aktardığı siyasi anlaşmazlıklar, Made in Europe düzenlemesinin henüz kesinleşmediğini gösteriyor. Temmuz ayındaki haberinde de düşük karbonlu çelikte Avrupa menşei şartının güçlendirilmesi yönündeki girişimler ele alınıyor.
avim.org.tr
+1
TEPAV — Güvenlik ve ekonomi aynı denklemin parçaları
Nisan 2026’daki Türkiye-AB güvenlik toplantısında, ilişkilerin önündeki temel engellerden birinin güven eksikliği olduğu vurgulandı. Hukuk, öngörülebilirlik, ekonomik dayanıklılık ve stratejik işbirliği birbirinden bağımsız konular olarak değerlendirilmedi.
TEPAV
Barçın Yinanç — Jeopolitik değer tek başına yeterli değil
Yinanç’ın 2025 sonundaki değerlendirmeleriyle Ekim 2026 yazıları arasında belirgin bir süreklilik var: Türkiye’nin fırsatları bulunuyor, ancak hukuk, demokrasi ve ekonomik adalet eksiklikleri bu fırsatları değerlendirmeyi zorlaştırıyor.
Daktilo 1984
+1
Sinan Ülgen ve EDAM — Ekonomik entegrasyonun stratejik önemi
EDAM’ın 2026 değerlendirmelerinde Türkiye’nin Avrupa’nın yeni ekonomik düzenindeki konumu ve ilişkilerin giderek stratejik çıkar odaklı hale gelmesi öne çıkıyor. Bu perspektif, üyelik müzakereleri ilerlemese bile ekonomik entegrasyonun korunması gerektiğini düşündürüyor.
edam.org.tr
+1
Aydın Selcen’in jeopolitika ve ekonomi ilişkisini fon kriziyle birlikte tartıştığı Ekim ayındaki program da iç ekonomik kırılganlıkların dış politika kapasitesinden ayrı düşünülemeyeceğine dair önemli bir tartışma zemini sunuyor.
Zeno.FM
Kaynak yöntemi: Yukarıdaki değerlendirmelerde doğrulanabilen güncel haber ve analizler esas alındı. The New York Times, The Economist, Paul Krugman ve Martin Wolf’un konuya doğrudan ilişkin Ekim 2026 yazıları bu taramada teyit edilemediğinden kendilerine güncel görüş atfedilmedi. Bu isimlerin genel düşünsel yaklaşımları, yazının analitik çerçevesinden ayrı tutuldu.
Bundan sonraki birkaç yıl için Türkiye’nin karşısında üç temel olasılık bulunuyor.
| Senaryo | Ekonomik ve siyasi sonuç |
|---|---|
| Avrupa ile yeniden yakınlaşma | Hukuk reformları, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Made in Europe kapsamına yönelik müzakerelerle yatırım ortamı güçlenebilir. |
| ABD merkezli denge politikası | Savunma ve enerji alanında kazanımlar sağlanabilir; ancak Avrupa’daki sanayi entegrasyonu aşınırsa bu kazanımlar ekonomik kaybı karşılamayabilir. |
| İki tarafta da güven kaybı | Avrupa ile ekonomik mesafe büyürken ABD ile ilişkiler de kısa vadeli pazarlıklara sıkışabilir. Türkiye daha yüksek risk primi ve daha düşük yatırım kapasitesiyle karşılaşabilir. |
Üçüncü senaryo kaçınılmaz değil. Fakat en ciddi risk burada.
Türkiye’nin dış politika kapasitesi hâlâ önemli. Sanayi altyapısı, savunma üretimi, genç nüfusu, lojistik konumu ve bölgesel diplomatik ilişkileri ciddi avantajlar sağlıyor.
Sorun bu avantajların bulunmaması değil; uzun vadeli ekonomik ve kurumsal bir stratejiye yeterince dönüştürülememesi.
Jeopolitik kırılmanın finansal piyasalar üzerindeki etkisini de yalnızca günlük fiyat hareketleriyle değerlendirmemek gerekiyor.
| Varlık / alan | Olası etki kanalı |
|---|---|
| Dolar/TL | Dış finansman koşulları, risk primi ve portföy akımlarındaki değişim |
| BIST 30 | Avrupa’ya ihracat yapan şirketlerin büyüme beklentileri ve yabancı yatırımcı talebi |
| Bankacılık | Ülke risk primi, dış borçlanma maliyeti ve kredi kalitesi |
| Otomotiv ve sanayi | AB menşe kuralları, yatırım teşvikleri ve tedarik zinciri kararları |
| Altın | Jeopolitik belirsizlik ve küresel reel faiz beklentileri |
| Petrol ve enerji | Rusya yaptırımlarının kapsamı, arz beklentileri ve bölgesel riskler |
Bunlar kesin yön tahminleri değil, izlenmesi gereken aktarım mekanizmaları.
Örneğin Rusya yaptırımlarındaki gevşeme enerji arzı beklentilerini rahatlatırsa Türkiye’nin ithalat faturası açısından olumlu olabilir. Fakat aynı gelişme Avrupa-ABD ayrışmasını derinleştirirse Türkiye’nin orta vadeli finansman ve ticaret görünümü üzerinde farklı etkiler yaratabilir.
Benzer biçimde Made in Europe düzenlemesi belirli sektörlerde Türkiye’yi dezavantajlı konuma getirirse bunun etkisi hemen borsa fiyatlarında görülmeyebilir. Asıl maliyet birkaç yıl sonra Türkiye’ye gelmeyen yatırımlar, kurulmamış fabrikalar ve kaybedilmiş tedarik sözleşmeleri olarak ortaya çıkabilir.
Finansal piyasaların en tehlikeli riskleri bazen fiyatı bugün düşen varlıklar değil, gelecekte hiç gerçekleşmeyecek yatırımlardır.
Türkiye’nin ihtiyacı ne koşulsuz Avrupa yanlılığı ne de Washington’a dayanarak yürütülecek yeni bir blok siyaseti.
İhtiyaç duyulan şey, ülkenin ekonomik ağırlığını ve stratejik bağımsızlığını aynı anda koruyacak bir kurumsal yeniden yapılanma.
Bunun için beş öncelik belirleyici:
Bu başlıklar birbirinin alternatifi değil.
Türkiye’nin Avrupa karşısında daha güçlü pazarlık yapabilmesi için içeride daha güçlü kurumlara ihtiyacı var. Daha fazla yatırım çekebilmesi için dış politikada daha öngörülebilir olması gerekiyor. Enflasyonu kalıcı olarak düşürebilmesi için de yalnızca para politikasına değil, ekonomik kurumların güvenilirliğine yatırım yapması gerekiyor.
Dünya artık eski dünya değil.
ABD, Rusya ile ilişkilerinde yaptırımları bile kendi stratejik önceliklerine göre yeniden değerlendirebiliyor.
Avrupa, serbest ticaretin en güçlü savunucularından biri olmasına rağmen stratejik sektörlerini korumak için yeni ekonomik sınırlar oluşturuyor.
Çin, üretim ve teknoloji kapasitesiyle bu iki gücün politikalarını değiştirmeye zorluyor.
Türkiye ise bütün bu dönüşümün coğrafi merkezine yakın olmasına rağmen ekonomik ve kurumsal olarak ne kadar hazırlıklı olduğu sorusuyla karşı karşıya.
Biz içeride enflasyonun neden düşmediğini, fon krizinin kimleri etkilediğini, hangi siyasi tartışmanın gündeme hâkim olacağını konuşmaya devam ediyoruz.
Bunlar önemsiz meseleler değil. Fakat hepsini birbirine bağlayan daha büyük soruyu yeterince sormuyoruz:
Türkiye, dünya ekonomisinin yeniden kurulan kurallarında söz sahibi bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı kurallara uyum sağlamaya çalışan bir pazar mı?
Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik tutarsızlığı gerçek bir sorun. Fakat bu tutarsızlığa verilecek en güçlü yanıt, içeride hukuku zayıflatmak veya dışarıda yeni bir siyasi bağımlılık yaratmak olamaz.
Hukukun üstünlüğü yalnızca demokratik bir ideal değil, aynı zamanda ekonomik rekabet gücüdür.
Bağımsız kurumlar yalnızca iyi yönetimin gereği değil, ülkenin uluslararası pazarlık kapasitesinin de temelidir.
Ve dış politikada stratejik özerklik, büyük liderlerle kurulan kişisel ilişkilerden değil, güçlü kurumların desteklediği ekonomik kapasiteden doğar.
Belki de Türkiye’nin bugün sorması gereken soru, Avrupa’nın bizi isteyip istemediğinden önce, bizim nasıl bir Türkiye’yi dünyaya kabul ettirmek istediğimizdir.
Çünkü dünya yeni bir düzen kurarken, kendi hukuk düzenini sağlamlaştıramayan bir ülkenin o yeni düzende güçlü bir yer edinmesi giderek zorlaşır.
Dr. Artunç Kocabalkan BS Ekonomi | 19 Ekim 2026
Bu metin, BS Ekonomi için uzun analiz ve köşe yazısı olarak kullanılabilecek bir ilk yayın versiyonu. Haber kaynaklarıyla özgün yorumlar ayrıştırıldı; tartışmalı AB düzenlemesi kesinleşmiş yasa gibi sunulmadı.