
Uluslararası Uzay Geliştirme Konferansı (ISDC), gezegenler arası girişimcilerin her yıl bir araya geldiği büyük bir buluşma. Uzay sektörünün profesyonellerini, NASA araştırmacılarını, roket fırlatmalarına tutkuyla bağlı meraklıları, genç hayalperestleri ve bir gün Dünya dışındaki yerleşimlerde yaşamayı ya da en azından bu işten para kazanmayı uman herkesi kendine çekiyor.
Geçen yıl konferans, Florida’nın Orlando kentinde, SeaWorld ile Universal tema parkı arasına sıkışmış bir kongre merkezinde düzenlendi. Katılımcılar, dondurularak kurutulmuş “uzay salsası” satan stantların ve Cape Canaveral ile Kennedy Uzay Merkezi’ni de kapsayan Florida’nın “Uzay Sahili”ne düzenlenen rehberli turların etrafında kümeleniyordu. Bir astronot da çocuk kitabını imzalıyordu.
Stantlardan birinin başında, otuz yılı aşkın süredir Mars’ın kolonileştirilmesini en hararetli biçimde savunan isimlerden Robert Zubrin oturuyordu. O sırada 73 yaşında olan Zubrin, buruşuk ceketi ve alametifarikası hâline gelmiş siyah şapkasıyla son kitabı Mars’ta Yeni Dünya’nın (The New World on Mars) nüshalarını imzalıyordu. Ne var ki standına uğrayan pek yoktu. İlgisini çeken tek kişi, Elon Musk ile Jeff Bezos’un uzay araçlarını ve “Çinlilerle Ay’da üs kurma yarışını” konuşmak isteyen emekli bir NASA mühendisiydi.
Amerika’nın uzay programını yöneten devasa federal bürokraside resmî bir görevi bulunmayan, bugün yeni uzay yarışına yön veren milyarderlerin sahip olduğu kamuoyu görünürlüğünden de yoksun olan Zubrin, yine de Güneş Sistemi’ne yönelik yeni büyük atılımın fikrî mimarı sayılabilir. Son otuz yılda yayımladığı bir dizi kitapta, uzay sektöründeki pek çok kişinin insanları Kızıl Gezegen’e götürmek için ortaya konmuş en ikna edici tasarımlardan biri olarak gördüğü bir vizyon geliştirdi.
Eğitimini mühendis olarak alan Zubrin’in kitaplarında bu geçmişin izleri açıkça görülüyor. Farklı roket yakıtı karışımlarının kütle-itki oranlarından asteroitlerin ve gezegenlerin kütleçekiminden kurtulmak için gereken hız değişimlerine kadar uzanan teknik ayrıntılar, metinlerinde geniş yer tutuyor. Ancak kitapları, daha kapsamlı bir felsefeyle de şekilleniyor: Mars’a yerleşmek, insanlığın ilerlemesi için vazgeçilmez.
Teknolojik yenilikleri hızlandırmak, demokrasiyi kurtarmak, savaşları sona erdirmek mi istiyorsunuz? Zubrin’in yanıtı, şu ya da bu biçimde, Mars’a gitmek.
Zubrin ile Musk aynı hedefe ulaşmak istese de kokpitte kimin oturması gerektiği konusunda anlaşamıyorlar. Zubrin, uzay uçuşlarındaki son dönemde kaydedilen ilerlemenin büyük bölümünün özel sektörden geldiğini kabul ediyor. Ancak Mars görevinin öncülüğünü, Musk gibi girişimcilerin bu hedefe ulaşmak için birbiriyle yarışacağı bir düzen içinde, hükümetin üstlenmesi gerektiğini savunuyor. NASA’ya mesafeli yaklaşmasına rağmen —kurumu yerel siyasi çıkarlara dayalı harcamaların ve havacılık-uzay sanayisindeki yüklenicilere gösterilen aşırı bağlılığın esiri olarak görüyor— Zubrin, Haziran 2025’te Orlando’daki ISDC’de görüştüğümüzde, Mars’a yolculuğun “Elon Musk’ın kişisel bir hevesi değil, bir Amerikan programı olması gerektiğini” söyledi.
Orlando’daki bu görüşme, Zubrin’le sonraki bir yıl boyunca gerçekleştirdiğim bir dizi sohbetin ilkiydi. Bu dönemde Amerika’nın insanlı uzay uçuşu programı sürekli değişen bir gündemin içinde savruluyordu. İlk karşılaşmamızdan birkaç ay önce Musk’ın maliyetleri düşürmek amacıyla kurduğu Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE), NASA’nın programlarında kapsamlı kesintilere gitmişti. Zubrin, her zamanki sert ve dobra üslubuyla, “Uzay bilimi camiasını kendilerine düşman ediyorlar,” dedi. “Sonra ne oluyor, biliyor musunuz? İnsanlar, ‘Bizim programımız, bu lanet olası Bond kötü adamı devasa uzay gemisiyle Mars’a kaçıp gitsin diye mahvediliyor,’ demeye başlıyor.”

Zubrin, hayalinin gerçeğe dönüşmesi ihtimali konusunda içgüdüsel bir karamsarlık taşıyordu. John F. Kennedy’nin 1961’de Ay programını açıklamasının ardından yaşanan heyecan dalgası sırasında, insanlığın uzayı fethetmesi neredeyse kaçınılmaz görünüyordu. Ancak Zubrin’e göre siyasi irade eksikliği, bütün bu beklentileri boşa çıkardı. “1970’e kadar Ay’a, 1980’lerin başında Mars’a, 2000 yılına gelindiğinde ise Güneş’e en yakın yıldız sistemi olan Alfa Centauri’ye ulaşacaktık,” dedi. “Bugün Mars’ta liseyi bitiren ilk gençleri görüyor olmamız gerekirdi.”
Ne var ki birkaç ay sonra kendisiyle yeniden konuştuğumda Zubrin’in sesi daha umutluydu. Musk’ın NASA’nın başına geçmesini desteklediği özel astronot ve girişimci Jared Isaacman, Musk ile Donald Trump arasında yaşanan anlaşmazlığa rağmen görev için adaylığını korumuş ve sonunda kurumun yöneticiliğine onay almıştı. Zubrin, Isaacman’ın “iyi bir tercih” olduğunu düşünüyordu. Belki de bunca yıldan sonra Kızıl Gezegen’e ulaşma hedefi yeniden gündeme girebilirdi.
Zubrin, Sovyetler Birliği’nin 1957’de dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik’i fırlattığı sırada beş yaşındaydı ve Brooklyn’de yaşıyordu. Haber Amerika’yı sarsmış, uzay yarışını ülke çapında bir saplantıya dönüştürmüştü. Babası, altıncı yaş günü için ona bir teleskop aldı. O günden sonra Zubrin’in hayali yıldızların arasında yaşamaktı.
İnsanlığın Güneş Sistemi’ne yayılmasını beklerken enerjisini satranca yöneltti ve henüz ergenlik çağındayken bir dâhi olarak öne çıktı. 1969’da, uluslararası bir satranç turnuvasına katılmak üzere bulunduğu Leningrad’da Apollo 11’in Ay’a inişini izledi. Neil Armstrong iniş aracından dışarı adım attığında, yarışı Amerika’nın kazandığı açıktı. Zubrin o günleri şöyle hatırlıyor: “Tanıdığım bütün Ruslar şaşkına dönmüş, aynı zamanda büyük bir heyecan duymuştu. ‘Bunu nasıl yaptınız? Bu nasıl mümkün olabilir?’ diye soruyorlardı. Bu, önemli bir mesajdı: Özgür insanlar böyle bir şey başarabilir.”
“İnsanlar, şu lanet olası Bond kötü adamı devasa uzay gemisiyle Mars’a kaçıp gitsin diye bizim programımızın mahvedildiğini söylüyor.”
Soğuk Savaş siyaseti, Zubrin ailesinin yemek masasından hiç eksik olmadı. Rus Yahudilerinden gelen babası merkez siyasete yakındı; Macar Yahudisi bir aileden gelen annesi ise bir dönem komünistti. Annesi, Stalin ile Hitler’in Doğu Avrupa’yı aralarında paylaşmayı kararlaştırdığı Molotov-Ribbentrop Paktı nedeniyle partiden ayrıldığı 1939 yılına kadar komünist partinin üyesiydi. Buna rağmen sol siyasette aktif kalmayı sürdürdü. Zubrin de öğrencilik yıllarında Vietnam Savaşı karşıtı harekete katıldı; ancak Reagan döneminde siyasi görüşleri sağa kaydı.
Rochester Üniversitesi’nde matematik okuyan Zubrin, ardından Washington Üniversitesi’nde nükleer mühendislik ve havacılık alanlarında lisansüstü eğitim aldı. 1980’lerin başı, mühendis olmak için heyecan verici bir dönemdi. Bir önceki on yılın enerji krizi, bilim insanlarını fosil yakıtlara alternatif arayışına yöneltmişti. Güneş’e enerji veren tepkime olan nükleer füzyon, özellikle umut vadediyordu. ABD Kongresi, 1980’de kabul ettiği bir yasayla ülkenin 1990’ların başına kadar nükleer füzyonun uygulanabilirliğini göstermeye çalışmasını öngörmüştü.
Zubrin, 1985 yazını New Mexico’daki Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda geçirdi. Burada, geleneksel simit biçimli tokamak reaktörlerine kıyasla daha verimli olma potansiyeli taşıyan küresel füzyon reaktörlerinin geliştirilmesine katkıda bulundu. Çalışmalar onu büyülemişti. “Füzyon da keşfedilmeyi bekleyen başka bir sınırdı; sınırsız enerji demekti. Lisansüstü eğitimim sırasında nükleer füzyonun meslek hayatımda gerçekleşecek en büyük gelişme olacağını düşünüyordum,” diye hatırlıyor. Ancak alandaki ilerlemenin yavaşlığı kısa sürede onu hayal kırıklığına uğrattı. Zubrin’e göre bunun nedenlerinden biri, uluslararası araştırma programlarının giderek merkezileşmesiydi. Bu durum, farklı yaklaşımlar üzerinde çalışan bilim insanları arasındaki rekabeti azaltıyordu.
Zamanla dikkatini başka bir keşif alanı çekmeye başladı. Bir grup uzay bilimci, 1981’de Colorado’nun Boulder kentinde “Mars’ın Savunusu” (The Case for Mars) başlıklı konferanslar düzenlemeye başlamıştı. Amaçları, Kızıl Gezegen’e yönelik kamuoyu ve bilim dünyasındaki ilgiyi yeniden canlandırmaktı. Bu ilgi, Viking programı kapsamında gönderilen iki robotik uzay aracının 1976’da Mars’ta yaşama dair kesin bir kanıt bulamamasından bu yana azalmıştı. Zubrin, 1987’de düzenlenen üçüncü konferansa katıldı. Binden fazla kişinin iştirak ettiği etkinlikte, ünlü astronom Carl Sagan ve NASA’nın eski yöneticisi James Fletcher gibi isimler de konuşmacılar arasındaydı.
Konferans Zubrin’e yeni bir enerji verdi. Mars araştırmalarına yönelmenin, o güne kadarki meslek hayatında bulabildiğinden “çok daha fazla yaratıcı özgürlük” sağlayacağına karar verdi. Özgeçmişini, Viking uzay araçlarını üreten havacılık ve uzay şirketi Martin Marietta’da yönetici olan Ben Clark’a teslim etti.

Bir yıl sonra Zubrin, Martin Marietta’da gezegenler arası görevlerin tasarımı üzerine çalışmaya başladı. Şirket, daha sonra rakibi Lockheed ile birleşerek Lockheed Martin adını alacaktı. Merkezi Colorado’da bulunan şirkette işe giren Zubrin, eşi Maggie ile birlikte Rocky Dağları’nın eteklerindeki bir eve taşındı. Kızları Rachel ise 1992’de dünyaya geldi.
Zubrin, gündüzleri işinde çalışırken boş zamanlarını yeni memleketinin tarihini okumaya ayırıyordu. 19. yüzyılda bölgede altın arayan Thomas Golden’ın adını taşıyan Golden kasabasının geçmişini anlatan kitapları âdeta yutuyordu. Bu okumalar arasında özellikle Walter Prescott Webb’in 1952’de yayımlanan Büyük Sınır (The Great Frontier) adlı eseri dikkatini çekti.
Amerikalı tarihçi Webb, bir başka tarihçi olan Frederick Jackson Turner’ın 1893’te ortaya attığı “sınır tezi”ni geliştirmişti. Turner’a göre Amerika’nın el değmemiş topraklarına yerleşme deneyimi; bireycilik, kendi kendine yetme ve eşitlikçilik üzerine kurulu özgün bir kültür yaratmıştı. Webb ise bu düşünceyi bir adım ileri taşıyarak Amerika kıtasının keşfinin, Avrupalılara geniş topraklar ve bol doğal kaynaklar sunmak suretiyle Batı medeniyetini dönüştürdüğünü savunuyordu. Ona göre bunun tetiklediği ekonomik patlama, kapitalizmin gelişmesini sağlarken demokrasinin de önünü açmıştı.
Yüzyılın büyük bölümünde “sınır tezi”, Amerikalılara ülkelerinin tarihinin nasıl öğretileceğini belirleyen başlıca yaklaşımlardan biriydi. Ancak tarihçiler zamanla Turner’ın fikirlerinden uzaklaşmaya başladı. Bunun nedenlerinden biri, yerli Amerikalılara uygulanan şiddetin ve federal hükûmetin Amerika’nın batısındaki geniş rolünün daha fazla vurgulanmasıydı. Ordunun kurduğu kalelerden yıllarca süren askerî seferlere kadar uzanan bu müdahaleler, Batı’nın yalnızca bireysel girişim ve özgürlük sayesinde şekillendiği anlatısını sorgulatıyordu.
Bu yıl ağustos ayında Colorado’daki evinden Zoom üzerinden benimle konuşan Zubrin, Webb’in şu öngörüsünü aktardı: “İnsanlar sınırın yokluğunu kelimelerle anlatılamayacak ölçüde özleyecek.” Webb, yeni keşif alanlarının kalmadığı bir dünyanın otoriterliğe ve ekonomik durgunluğa sürükleneceğini düşünüyordu. Böyle bir dünyada insanlar, keşfedilmemiş denizlerin ve kıtaların “gürleyen belirsizlikleri” yerine, bildikleri dünyanın “zararsız inceliklerine” sığınacaktı. Webb’in bir başka hayali de Dünya’ya yeterince yakın, insanların yerleşip keşfedebileceği kadar geniş bir alan sunan yeni bir gezegenin aniden keşfedilmesiydi.
“Amerika’nın sınır bölgelerindeki yaşamın, yenilikçi insanlardan oluşan pratik ve yapabilme odaklı bir kültür yaratan her özelliği Mars’ta yüz kat daha güçlü biçimde kendini gösterecek.”
Zubrin, Webb’in yeni bir sınır vizyonunu mümkün olduğunca hızlı ve düşük maliyetle gerçeğe dönüştürmeye kararlıydı. NASA, 1989’da kalıcı bir Ay üssü kurmayı ve nihayetinde insanları Mars’a göndermeyi öngören bir programın maliyetini yaklaşık 500 milyar dolar olarak hesaplamıştı. Zubrin ile Martin Marietta’da birlikte çalıştığı mühendis David Baker, bu hesabı altüst edecek bir plan geliştirdi: Mars Direct.
Planın temel fikri basitti: NASA’nın öngördüğü uzay istasyonlarını ve Ay’daki ara durakları devre dışı bırakıp doğrudan Mars’a gitmek. Yerleşimciler, Kızıl Gezegen’e ulaştıklarında ihtiyaçlarını mümkün olduğunca yerel kaynaklardan karşılayacaktı. Dönüş yolculuğunda kullanılacak yakıtı üretmek için Mars atmosferindeki karbondioksit ve hidrojenden yararlanılacaktı. Böylece Dünya’dan taşınması gereken yük önemli ölçüde azalacak, dolayısıyla görevin maliyeti de düşecekti.
Zubrin, planının maliyetini 20 milyar dolar olarak hesaplıyordu. Bu tasarrufun büyük bölümünü, NASA’nın “ihtişamlı” tasarım anlayışından ve bürokratik “basiretsizliğinden” arınarak sağlayacağını düşünüyordu. Yıllar içinde geliştirdiği tasarımın temel ilkesi, uygulanabilirlikti: Yeni bir teknolojik atılımı beklemek yerine, Dünya’da etkinliği kanıtlanmış yöntemlerle Mars kaynaklarından solunabilir hava, içilebilir su ve yapı malzemeleri üretmek.
Zubrin, Mars Direct planını 1990’da düzenlenen dördüncü The Case for Mars konferansında sundu. The Boston Globe gazetesinden bir muhabir, planı haberleştirerek bunun “Başkan Bush’un takvimini 20 yıl öne çekebilecek ve bu süreçte 300 milyar dolara kadar tasarruf sağlayabilecek” bir proje olduğunu yazdı. Haber başka yayın organlarında da yankı buldu. Zubrin artık Mars keşiflerinin kamuoyundaki tanınan yüzlerinden biri hâline geliyordu.
Sonraki iki yıl boyunca Mars Direct’i farklı platformlarda tanıtarak etkili destekçiler kazanmaya çalıştı. NASA’da keşif programlarını denetleyen Mike Griffin, plana destek verdi ve Zubrin’in 1992’de Johnson Uzay Merkezi’ndeki mühendislere daha kapsamlı bir sunum yapmasına yardımcı oldu.
Ancak mühendisler planı fazla riskli buldu. Özellikle Mars’ta yakıt üretimine bel bağlanması endişe yaratıyordu. Bunun üzerine bir uzlaşma önerdiler: Mars Semi-Direct. Kurum içinde hazırlanan bir çalışmada bu alternatifin maliyeti 55 milyar dolar olarak hesaplandı. Ne var ki David Weaver adlı bir mühendisin liderliğinde yürütülen görev tasarısı kısa sürede NASA’nın bürokratik labirentinde kayboldu. Zubrin’in sonradan aktardığına göre Weaver, kendisini “kedileri bir arada sürmeye çalışırken” bulmuştu.
NASA’nın ikna olmasını beklemek yerine Zubrin, bu kez kamuoyunun desteğini kazanmaya karar verdi. 1996’da yayımlanan Mars’ın Savunusu (The Case for Mars) adlı kitabında, Mars’ta kurulacak yeni bir uygarlığın, iki yüzyıl önce Amerika’nın sınır bölgelerinde yaşananlara benzer biçimde, teknolojik ilerlemenin ve bireysel özgürlüğün önünü açabileceğini savundu.



Mars’ın çetin koşulları, insanları kendi ayakları üzerinde durmaya ve yaratıcı çözümler üretmeye zorlayacaktı. Zubrin’e göre, “Amerika’nın sınır bölgelerindeki yaşamın yenilikçi insanlardan oluşan, pratik ve yapabilme odaklı bir kültür yaratan her özelliği Mars’ta yüz kat daha güçlü biçimde kendini gösterecek.” Hayalindeki toplum, “teknolojik mükemmellik ve pragmatizm üzerine kurulu bir sınır uygarlığı” olacaktı. Burada, “kişisel hedeflerine ulaşma dürtüsüyle hareket eden” insanlar yaşayacaktı. Mars, zamanla Dünya’ya da fayda sağlayacak teknolojilerin geliştirildiği bir “buluşlar merkezine” dönüşecekti.
Zubrin, Mars’ı Dünya’daki çatışmaları hafifletmenin bir yolu olarak da görüyordu. Ona göre gezegenin uçsuz bucaksız toprakları, insanlığın kaynakların sınırlı olduğu düşüncesine sıkı sıkıya sarılmasını engelleyebilirdi. Bu inancı, kapalı bir dünyada karşı karşıya kalınabilecek en büyük tehlikelerden biri sayıyordu. Mars’ın Savunusu adlı kitabında, bugün büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiş olan Malthusçuluğun —nüfus artışının gıda arzını aşma eğiliminde olduğu görüşünün— insanları ve ülkeleri giderek azalan kaynaklar uğruna rekabete sürüklediğini savunuyordu. Zubrin’in ifadesiyle, “Ancak kaynakların sınırsız olduğu bir evrende bütün insanlar kardeş olabilir.”
The Case for Mars, beklenmedik bir başarı yakalayarak çok satanlar listesine girdi; Carl Sagan ve Buzz Aldrin’den övgüler aldı. Kitabın yayımlandığı yıl Zubrin, fikirlerini uygulanabilir teknolojilere dönüştürmek amacıyla Pioneer Astronautics adlı şirketi kurmak için Lockheed Martin’den ayrıldı.
2001’de kurduğu ve ikisi de bugün hâlâ faaliyette olan araştırma istasyonları, Mars’ta yaşamın gerçekte nasıl bir deneyim olabileceğini sınamak için birer laboratuvara dönüştü. Araştırmacılar, devasa ton balığı konservelerini andıran silindirik yapılarda haftalar geçiriyor; tıpkı Mars’ta yaşayacaklarmış gibi hareket ediyorlardı. Dışarı çıkarken uzay giysilerini giyiyor, yaşam alanlarından ayrılırken hava kilitlerini açıp kapatmayı ihmal etmiyor ve telsizle iletişim kuruyorlardı. Üstelik “Dünya”dan gelen mesajların kendilerine ulaşması 20 dakika sürüyordu.
Zubrin yalnızca makineler geliştirmek değil, bir hareket yaratmak da istiyordu. Mars Direct planını yılmadan savunması, NASA bünyesinde de bazı destekçiler kazanmasını sağladı. NASA’nın Mars keşiflerinden sorumlu baş bilim insanı Jim Garvin, 1999 ve 2000 yıllarındaki planlama toplantılarında Zubrin’e danışmıştı. Garvin bana, Zubrin’in kurumu daha iddialı bilimsel hedeflere yönelten bir “katalizör” işlevi gördüğünü söyledi.
Zubrin, Musk’ı “Homeros’un destanlarındaki anlamıyla, Akhilleus gibi” bir kahraman olarak görüyor: görkemli ama ciddi kusurları olan biri.
Sonraki yıllarda Zubrin, uzay yolculuğunun geleceği konusunda Kongre’de ifade verdi ve NASA üzerinde lobi faaliyetlerini sürdürdü. Önerileri radikaldi: Uzay mekiği programı sona erdirilmeli, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan vazgeçilmeli ve buradan sağlanacak tasarruf, büyük yükleri uzaya taşıyabilecek güçte bir roketin, yani ağır yük fırlatma aracının geliştirilmesine aktarılmalıydı.
Ancak yaklaşımı resmî çevrelerde pek heyecan yaratmadı. Düşünce kuruluşu American Enterprise Institute’ta uzay politikaları üzerine çalışan Todd Harrison, bana Zubrin’in planlarının NASA’nın günlük işleyişinden fazlasıyla uzak olduğunu ve bu nedenle kurum üzerinde kayda değer bir etki yaratamadığını söyledi. Harrison’a göre yıllık bütçelerle çalışan bir kurum için uzun vadeli vizyonları hayata geçirmek oldukça güçtü. “İki başkanlık döneminden daha öteye uzanan hiçbir vizyon NASA açısından pek işe yaramaz,” dedi.
Yine de Musk, Zubrin’in hayalini kurduğu roketi şimdiden geliştirmiş olabilir. SpaceX’in Starship aracı, Apollo astronotlarını Ay’a taşıyan Saturn V roketine yakın miktarda yük taşımak üzere tasarlandı. Ancak Saturn V’den farklı olarak Starship’in bir uçak gibi tamamen yeniden kullanılabilir olması hedefleniyor.
Zubrin, bu aracın Mars Direct benzeri bir görevin maliyetini dramatik biçimde düşürebileceğine inanıyor. Kullanılmış Starship araçlarının bir gün sıradan insanları da Mars’a taşıyabileceğini düşünüyor. En fazla 100 kişiyi barındırabilecek bu araçlar, kişi başına 20 bin dolarlık bir maliyetle yolcu taşıyarak Mars yerleşimlerinin belkemiğini oluşturabilir.
Starship, deneme uçuşlarında birden fazla başarısızlık yaşadı. Ancak 28 Eylül’deki 14’üncü fırlatılışında ilk kez yörüngeye ulaşmayı başardı. Bu başarı, Zubrin’i tuhaf bir ikilemde bırakıyor: Hayalinin gerçekleşmesi, dünya görüşü kendisininkinden keskin biçimde ayrılan bir adama bağlı.
Zubrin, Musk’ı “Homeros’un destanlarındaki anlamıyla, Akhilleus gibi” bir kahraman olarak değerlendiriyor: Büyük işler başaran, ancak ciddi zaafları da bulunan biri. Orlando’da bana, Musk’ın meselesinin “para kazanmak” değil, kleos olduğunu söylemişti. Antik Yunan kültürüne ait bu kavramı, “büyük işler başararak ebedî şan kazanmak” diye açıklıyor. Zubrin’e göre Musk’ın başarılarının ardında bu arzu yatıyor. Ancak aynı dürtünün “patolojik bir yanı” da var; Musk’ı “aşırı kibirli” ve sürekli takdir arayan birine dönüştürüyor.
Bütün bu çekincelerine rağmen Zubrin, Musk’ın girişimlerinin Mars’ta yerleşim kurulması açısından hayati önem taşıdığına inanıyor. Geçen ağustos ayında Colorado’da bir araya geldiğimizde, Musk’ın siyasi görüşlerini “son derece tartışmalı” bulduğunu ve Ukrayna konusunda aralarında “180 derecelik bir görüş ayrılığı” bulunduğunu söyledi. Ardından şu değerlendirmeyi yaptı: “Girişimcilik yetenekleri olağanüstü. Onu insanlık için değerli kılan da bu… Gerçekten muazzam bir değer.”

Mars dışında da Zubrin’in savunuculuğunu üstlendiği pek çok dava var; bunlardan bazıları diğerlerine kıyasla hayli sıra dışı. Fosil yakıtlara alternatifler geliştirmek uzun zamandır ilgi alanlarından biri. 2007’de yayımlanan Enerji Zaferi (Energy Victory) adlı kitabında, Amerika’nın etanol ve metanol gibi alkol bazlı yakıtlara geçerek petrole bağımlılığını azaltabileceğini savundu. 2023 tarihli Nükleer Enerjinin Savunusu (The Case for Nukes) adlı eserinde ise gerek Dünya’da gerek uzayda ucuz ve bol enerji sağlayabilecek bir kaynak olarak nükleer enerjiyi savunuyor.
Zubrin’i sıradan bir çevreciyle karıştırmamak gerek. 2011’de yayımlanan Umutsuzluk Tacirleri (Merchants of Despair) adlı kitabında, çevreci hareketin teknolojik ilerlemeye yönelik düşmanlığını sert bir dille eleştiriyor. Günümüz çevreciliği ile öjeni ve Naziler arasında olduğunu düşündüğü bağlantıların izini sürüyor.
Kitaplarının kapsamı bununla da sınırlı değil. Akitanya Düşesi Eleanor hakkında, 12. yüzyıl şairi Marie de France’ın kayıp bir eserinden çevrildiği öne sürülen tarihî bir roman; Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında ülkesine ihanet eden general Benedict Arnold hakkında beş perdelik bir oyun; bir de ilk insanlı Mars görevinin beceriksiz bürokratlar ve “eko-gotik” hacker’lar yüzünden neredeyse felakete sürüklendiği, eğlenceli ve absürt bir bilimkurgu romanı olan İlk İniş (First Landing).
Bu birbirinden farklı projelerin en azından bir bölümünü ortak bir fikir birleştiriyor: İlerlemeyi mümkün kılması gerekenler, çoğu zaman onun önündeki en büyük engellere dönüşüyor. Tıpkı Webb’in Amerika’yı durgunluğundan çıkaracak yeni bir gezegenin ortaya çıkışını hayal etmesi gibi, Zubrin de Dünya’daki yaşamın kısıtlarından kurtuluşu Mars’ta arıyor.
Zubrin, 17 yaşındayken soğuk algınlığı nedeniyle okula gidemediği bir gün, üç kişilik bir satranç oyunu icat etti. Daha sonra patentini aldığı oyunu bir oyuncak şirketine sattı. Birbirine yaklaşan üç ok ucunu andıran, 96 karelik bir tahtada oynanan oyunda, bir oyuncu diğerini yendiğinde rakibinin taşlarını ele geçiriyor ve bunları kalan oyuncuya karşı kullanıyordu. Sonuç, ittifakların sürekli değiştiği ve güç dengesinin bir anda altüst olabildiği bir oyundu.
Uzayda da benzer biçimde istikrarsız bir rekabet gelişiyor. Amerika, Çin ve Rusya stratejik üstünlük sağlamak için birbirleriyle yarışıyor. Ukrayna’daki savaşın da gösterdiği üzere, modern savaşlar görüntüleme, iletişim ve seyrüsefer için giderek daha fazla uydulara bağımlı hâle geliyor.
Zubrin, felsefesini tek cümlede özetliyor: “Özgürlük bize uzayı, uzay da bize özgürlüğü verecek.”
Zubrin, Ağustos 2025’te Golden kasabasındaki Bridgewater Grill’de kahve içerken, üzerimizde yükselen Rocky Dağları ve aşağıda gürül gürül akan, yağışlarla kabarmış bir derenin eşliğinde bana, “Bu, ilk uzay savaşı,” dedi. Ukrayna’nın insansız hava araçlarının menzilini artırmaya yardımcı olduğu üç haftalık bir ziyaretten kısa süre önce dönmüştü. Savaşın başlamasından bu yana ülkeye yaptığı birkaç seyahatten biriydi bu.
Ukrayna, Amerika ve Avrupa’dan gelen yoğun uydu istihbaratından yararlanarak Rus birliklerinin hareketleri ve mevzileri hakkında ayrıntılı bilgi edindi. Rusya’nın da kendi uyduları var; ancak bu uydulardan elde edilen verileri, savaş alanında kullanılabilecek istihbarata dönüştürmekte zorlanıyor.
Trump’ın İran’la savaşını başlatmasından altı ay önce Zubrin bana, “Ukrayna’nın nüfus bakımından kendisinden dört kat büyük Rusya’ya karşı savaşabilmesinin nedeni, uzaydan yapılan keşif ve gözetleme faaliyetleri,” dedi. “Bu savaşın asıl gösterdiği şey şu: Gelecekteki çatışmalarda uzayda üstünlüğü elinde tutan taraf kazanacak.”
Zubrin’e göre uyduları yörüngeye yerleştirme kapasitesi, gelecekteki savaşları kazanmak açısından geçmişte hava üstünlüğünün taşıdığı önem kadar belirleyici olacak. Amerika ile Çin arasındaki uzay teknolojisi farkının hızla kapanmasını endişeyle izliyor. SpaceX’in kısmen yeniden kullanılabilir Falcon 9 roketi, uyduları büyük ölçekte uzaya göndermeyi daha ucuz ve kolay hâle getirdi. Şimdi Çinli şirketler de aradaki farkı kapatmak amacıyla benzer roketler geliştiriyor.
Ancak Zubrin, büyük güçler arasındaki rekabeti hafifletmek için uzayda yerleşimler kurulmasına da bel bağlıyor. Tarihsel deneyimler toprak genişlemesinin çatışmaları körükleyebildiğini gösterse de Mars’ın kolonileştirilmesinin Dünya’daki savaşların nedenlerini azaltabileceğine inanmayı sürdürüyor. En sevdiği ifadelerden biri şu: “Yeni gezegenler açabiliyorsak eyaletler uğruna neden savaşalım?”
İlk karşılaşmamızda bu düşüncesini daha çarpıcı bir dille ifade etmişti: “Bir kafese kapatılmış farelersek, kırıntılar uğruna birbirimizle savaşmaya mahkûmuz. Her ulus diğerinin düşmanıdır. Her insan da bir başkasının düşmanıdır.”

Zubrin, tıpkı 1969’da olduğu gibi, yeni uzay yarışında en özgür toplumların avantajlı çıkacağına da inanıyor. Bana, “Daha zorlu bir ortam her açıldığında,” en başarılı ülkelerin “en liberal olanlar” olduğunu söyledi. Örnek olarak Hollanda Cumhuriyeti’nin ve Britanya’nın denizcilikteki üstünlüğünü gösterdi. Zubrin’e göre Amerika’nın serbest piyasa ekonomisi, yeni uzay yarışında kritik bir avantaj sağlıyor. Elon Musk gibi girişimcilerin öncülük ettiği bir “girişimci uzay devrimi” de bu sayede mümkün oluyor.
Rusya ise farklı bir örnek. Zubrin’in ifadesiyle, “Uzayla ilgilenen insanları ve büyük miktarda sermayesi var. Ancak kârlı olan her şeye iktidardakiler tarafından el konuluyor.” Zubrin, Amerika’da da benzer bir sürecin yaşanmasından endişeli. Trump yönetiminin “anayasal yönetimi ve hukukun üstünlüğünü” hedef aldığını düşünüyor. Eskiden Cumhuriyetçi Parti’ye üye olan Zubrin, Trump’ın 2016’da partinin başkan adaylığına getirilmesinin ardından partiden ayrıldı. Mevcut yönetimi yalnızca ülke içinde bir felaket olarak değil, küresel ticaret ve demokrasi açısından da bir tehdit olarak görüyor.
Yine de teleskobun ucunda bir umut ışığı var: Zubrin’e göre Mars’ta ekonomik özgürlük ile siyasi liberalizm el ele ilerleyecek. Bana, “Özgür kurumlar kuran Mars yerleşimleri diğerlerinden daha hızlı büyüyecek,” dedi. “Bilimkurguda, birinin gezegende tiranlık kurduğu standart bir hikâye kurgusu vardı. Oysa gerçekçi bakıldığında, Dünya dışındaki tiranlıklar daha filizlenemeden kuruyup gidecek; çünkü kimse böyle yerlere göç etmek istemeyecek.” Zubrin, felsefesini tek cümlede özetliyor: “Özgürlük bize uzayı, uzay da bize özgürlüğü verecek.”
Ancak herkes Zubrin’in barışçıl bir Mars ütopyasına ilişkin tasavvurunu paylaşmıyor. Astrofizikçi Erika Nesvold, Mars’ın özgürlüğü beslemek yerine iktidarın kötüye kullanılması için yeni fırsatlar yaratabileceğini savunuyor. Dünya Dışında (Off-Earth) adlı kitabında, kolonilerin sahip olduğu sınırlı kaynakların —soludukları hava dâhil— bir avuç kişinin kontrolüne gireceği uyarısında bulunuyor. Nesvold’a göre bu durum, yerleşimcileri “tiranlığın korkutucu yeni yöntemlerine” karşı savunmasız bırakabilir.
“Bir kafese kapatılmış farelersek, kırıntılar uğruna birbirimizle savaşmaya mahkûmuz. Her ulus diğerinin düşmanıdır. Her insan da bir başkasının düşmanıdır.”
Johns Hopkins Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Daniel Deudney de gezegenler arası yerleşimlerin riskleri üzerine yazdı. Deudney’ye göre Mars ekonomik açıdan kendi kendine yeterli hâle geldiğinde, koloninin bağımsızlık taleplerini tetikleyen “baskılar ezici boyutlara ulaşacak” ve “Güneş Sistemi ölçeğinde devletler arası bir anarşiye” yol açacak. Zamanla Dünya ile Mars’ın kaçınılmaz biçimde birbirinden uzaklaşacağını, hatta farklı “türlere” dönüşebileceklerini öngörüyor. Böyle bir ayrışma, Dünya’da yaşayanların tahayyül etmekte zorlanacağı ölçüde büyük bir şiddet potansiyeli yaratabilir.
Zubrin, görüşlerine kuşkuyla yaklaşanlara pek anlayış göstermiyor. Orlando’daki ISDC’de bir konuşmacının kozmik ışınların insan beyninde yaratabileceği hasarın intihar riskini artırabileceğini öne sürmesine sert tepki gösterdi. Dinleyicilerin arasından sesini yükselterek, “Bir oturuşta yüz kadeh kırmızı şarap içerseniz ölürsünüz,” diye bağırdı. “Ama bu, yüz gece boyunca her gece bir kadeh içmenin de aynı sonucu doğuracağı anlamına gelmez.”
Bilim yazarı Zach Weinersmith de Zubrin’le benzer bir karşılaşma yaşadı. Weinersmith, eşi Kelly ile birlikte kaleme aldığı Mars’ta Bir Şehir (A City on Mars) adlı kitapta uzayda yerleşim kurma fikrine kuşkuyla yaklaşıyor; sağlık risklerini, ekonomik belirsizlikleri ve bir Mars kolonisinin hukuki statüsündeki muğlaklıkları ele alıyor. Weinersmith’in anlattığına göre Zubrin, bir etkinlikte radyasyon tehlikesi ve uzayda doğumun güçlüklerine ilişkin değerlendirmeleri yüzünden kendisine “on dakika boyunca” bağırdı. Ancak Weinersmith yine de anlayışlı bir yaklaşım benimsiyor: “İnsanların otuz yıldır çılgınca bulduğu bir fikri savunuyorsanız biraz huysuz olmanız gerekir.”
Geçen yaz ISDC’de, uzay sektöründen profesyonellerin ve meraklıların oluşturduğu küçük bir topluluğun karşısında Zubrin, yeni kitabında anlattığı Mars yaşamı vizyonunu açıkladı. Hayalindeki gezegen, her biri yaklaşık 50 bin kişiye ev sahipliği yapan küçük şehirlerden oluşan bir ağla kaplı. Bu şehirlerin nüfusu, erken Rönesans döneminin Floransa’sıyla aşağı yukarı aynı büyüklükte olacak.
Yerleşimcileri zararlı radyasyondan korumak için şehirler en azından kısmen yer altında kurulacak. Bunun için devasa lav tünellerinden, meteor çukurlarının duvarları arasındaki alanlardan veya oyularak yerleşime uygun hâle getirilmiş yamaçlardan yararlanılabilecek.
Zubrin özellikle, kraterlerin içinde oluşturulacak yapay göllerin altına şehirler inşa etme fikrine sıcak bakıyor. (Mars’ta sıvı hâlde su bulunmuyor; ancak nükleer reaktörler yardımıyla gezegenin donmuş toprağındaki su eritilerek elde edilebilir.) Göl, hem radyasyona karşı bir kalkan hem de yenilebilir balıkların yetiştirileceği bir havuz işlevi görecek. Böylece Marslılar, bir tilapia sürüsünün yüzdüğü su tavanının ardından yıldızları ve gezegenin iki uydusunu seyrederek yaşayabilecek.

Zubrin’in Dünya merkezli kuralların ve düzenlemelerin zincirlerinden kurtulmuş bir Kızıl Sınır tasavvurunda özgürlükçü bir damar var. Ancak bazı fikirleri, kulağa şaşırtıcı ölçüde Avrupalı geliyor. Maden kasabaları ya da uçsuz bucaksız banliyöler yerine, insanların çoğunlukla bisikletle veya toplu taşımayla dolaştığı, yürümeye elverişli küçük kentler hayal ediyor. Otomobiller gerektiğinde ortak kullanılacak; fırınlar bile öyle. Zubrin’in tasarımında ortak mutfaklar da var: “Kendi malzemelerinizi getirip istediğiniz yemeği pişirebilir, ardından ya orada yiyebilir ya da evinize götürüp baş başa bir öğün geçirebilirsiniz.”
Mars kentleri planlı olacak, ancak kendiliğinden gelişimin önünü kesecek kadar katı bir düzenlemeye tabi tutulmayacak. Büyük Amerikalı kent kuramcısı Jane Jacobs gibi Zubrin de yoğun yapılaşmanın hâkim olduğu, konutlarla işyerlerinin iç içe geçtiği mahallelerden yana. Bu mahalleler “kafeler, fırınlar, seyyar satıcı tezgâhları, meyhaneler ve müzik okullarıyla dolup taşacak; yayaların, bisikletlilerin ve paten yapanların uğrak yeri olacak”.
Zubrin, bu mahallelerin Avrupa kentlerinin tarihî sokakları kadar göze hoş görünmesini istiyor. Dinleyicilerine açıkladığı üzere, Mars’taki ilk üsler “brütalist” bir mimari anlayışla inşa edilebilir. Ancak uzun vadede ayakta kalacak koloniler, “en fazla kadın göçmeni kendine çekenler” olacak. “Bir kent tasarlamanın pek çok yolu var,” diyor Zubrin, “ama onu güzel olacak şekilde tasarlamak zorundasınız.”
“İnsanların otuz yıldır çılgınca bulduğu bir fikri savunuyorsanız biraz huysuz olmanız gerekir.”
Her kentin içinde solunabilir havayla dolu, basınçlandırılmış bir kubbe bulunacak. Parklara ve etkinlik alanlarına ev sahipliği yapacak bu kubbelerin, güçlü bir kent kültürünün gelişmesine katkıda bulunması bekleniyor. Şarkı söylemek ve dans etmek gibi toplu etkinliklerin yanı sıra çok sayıda spor faaliyeti de düzenlenecek.
Zubrin, Mars’ın düşük yerçekiminin sporcular için ilginç imkânlar yaratabileceğini düşünüyor. Spor salonları, Dünya’da deniz seviyesindeki koşullara benzer bir atmosfer basıncında tutulabilecek. Böylece “oyuncular kollarına kanatlar takıp kuşlar gibi uçabilecek”. Bu sayede Quidditch, havada basketbol ve benzeri “görkemli sporlar” oynanabilecek. Kubbe dışındaki geniş Mars düzlüklerinde ise Alaska’da düzenlenen Iditarod köpekli kızak yarışına benzer, arazi araçlarıyla yapılan uzun mesafe yarışları gerçekleştirilebilecek.
Ancak Zubrin’in bu etkinliklere katılması beklenmiyor. Mars’ta Yeni Dünya adlı kitabında kendisini “örgütlü sporlara, hele örgütlü dine pek yakınlık duymamış bir bireyci” olarak tanımlıyor. Daha önemlisi, Mars’ta insan yerleşimi kurma hayalinin kendi yaşam süresi içinde gerçekleşmesinin pek olası olmadığını artık kabul ediyor. Bu nedenle oraya gömülme planını da muhtemelen rafa kaldırmak zorunda kalacak. Alternatif olarak, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda Britanya’ya karşı savaşmış Fransız Marquis de Lafayette gibi, mezarına Mars toprağı konulmasını isteyebilir. Lafayette, Amerika’dan getirdiği toprağın mezarına serpilmesini istemişti.
Zubrin’in söylediğine göre onu harekete geçiren şey, bizzat Mars’a gitmek değil, “bunun gerçekleşmesini sağlayan insanlardan biri” olarak hatırlanmak. Nitekim asıl başarısı, Güneş Sistemi’ni kolonileştirmekten henüz çok uzak olan özel roketçilik patlamasına âdeta manevi bir ebe olarak öncülük etmesi.
Spor salonları, Dünya’daki deniz seviyesi koşullarını taklit edecek biçimde basınçlandırılabilir; böylece “oyuncular kollarına kanatlar takıp kuşlar gibi uçabilir”.
Zubrin, Mars’a yerleşildiğinde orada yaşayanların yol gösterici olması için Mars’ın Savunusu kitabına başvurmasını umuyor. Bununla birlikte, o zamana kadar öngörülerinin çoğunun modası geçmiş fikirler gibi görünebileceğini düşünüyor. Özellikle Mars’ı Dünya’ya daha çok benzetmek amacıyla atmosferini ve ekolojisini mühendislik yöntemleriyle değiştirmeyi öngören terraformasyon planının hataya en açık bölüm olabileceğini kabul ediyor. Ne de olsa kendisi, “23. yüzyıla ait bir görev hakkında 20. yüzyıldan bir mühendisin bakış açısıyla” yazıyor.
Kendisini, Ay’a Yolculuk (From the Earth to the Moon) adlı romanında uzay yolculuğuna ilişkin bir tasarım ortaya koyan Jules Verne’e benzetiyor. Zubrin’in bana anlattığına göre Verne’in kitabında pek çok yanlış vardı. Örneğin romandaki üç astronot, dev bir topun ateşlenmesiyle uzaya fırlatılıyordu. Oysa böyle bir atış, Dünya’nın kütleçekiminden kurtulmak için gereken hıza ulaşmalarını sağlayamazdı.
Buna karşılık Zubrin, Verne’in Ay yolculuğuna ilişkin pek çok ayrıntıyı şaşırtıcı biçimde doğru öngördüğüne dikkat çekiyor: Üç kişilik mürettebat, Florida’dan fırlatma ve Ay yörüngesinde dolaşan bir uzay aracı.
Zubrin, 24. yüzyılda Marslıların kendi kitabını eline alıp “Ne kadar da 20. yüzyıla özgü bir fikir!” diye düşünmelerini umuyor. Yine de son bir arzusu var:
“Mars’ın Jules Verne’i olmak istiyorum.”