
Artunç Kocabalkan | BS Ekonomi | 28 Ekim 2026
Wall Street’te enteresan işler oluyor.
Faizler yüksek. Petrol pahalı. Ortadoğu’da savaş riski bitmiş değil. Amerikan tahvil faizleri yeniden yüzde 5 civarında dolaşıyor.
Ama borsaya bakıyorsunuz, keyifler yerinde.
S&P 500 yükseliyor. Nasdaq yükseliyor. Teknoloji hisseleri yine sahnede.
Tahvilciler başka bir film izliyor, hisseciler başka.
İkisinin de biletini aynı Fed kesiyor.
Bakalım filmin sonunda kim parasını geri isteyecek?
Ozan Tarman’ın 28 Ekim tarihli piyasa notlarında çok önemli bir ayrıntı var.
Kurumsal yatırımcılarla yapılan bir makroekonomi toplantısında, piyasaların geleceğine ilişkin oldukça ilginç bir tablo ortaya çıkmış.
Kısa vadeli işlem yapan hedge fonlar ve hızlı para yöneticileri, artan jeopolitik risklerin tahvillere alım getirebileceğini düşünüyor. Yani faizlerin gerileyebileceğini.
Uzun vadeli yatırım yapan büyük kurumsal yatırımcıların önemli bir bölümü ise farklı düşünüyor.
Onlara göre hisse senetleri yükselmeye devam edebilir. Ama tahvil faizleri de yükselebilir.
Normalde yüksek faiz, hisse senetleri açısından pek sevimli bir gelişme değildir.
Fakat Wall Street son yıllarda bu ilişkiyi biraz değiştirdi.
Ekonomi güçlü kalıyorsa, şirketler kâr etmeye devam ediyorsa ve yapay zekâ yatırımları büyüyorsa, yüksek faiz her zaman borsayı durdurmuyor.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
Borsa yüksek faize rağmen mi yükseliyor, yoksa yüksek faize neden olan ekonomik güç sayesinde mi yükseliyor?
İki durum arasında büyük fark var.
Birincisi kırılgan bir yükseliş olabilir. İkincisi ise şirket kârları tarafından desteklenen daha dayanıklı bir piyasa anlamına gelebilir.
Tarman’ın aktardığı toplantıda katılımcılara ABD 10 yıllık tahvil faizinin hangi seviyeye önce ulaşacağı sorulmuş.
İki seçenek var:
Yüzde 5,30 beklentisi az farkla öne çıkmış.
Bu bir piyasa konsensüsü değil; toplantıdaki kurumsal yatırımcıların eğilimi. Ama dikkate değer.
Çünkü faizlerin düşeceğini bekleyenlerin yanında, uzun vadeli tahvil faizlerinin yeniden yükselmesini bekleyen ciddi bir yatırımcı grubu var.
Üstelik aynı toplantıda S&P 500 için 8.000 seviyesinin 7.400 seviyesinden önce görüleceğini düşünenler de çoğunlukta.
Yani aynı yatırımcılar hem daha yüksek borsa hem de daha yüksek tahvil faizi bekleyebiliyor.
Wall Street’in yeni mutluluk tarifi galiba şu: Borsa yükselsin, faiz ne yaparsa yapsın!
Tabii tahvil faizinin yüzde 5,30’a doğru hareket etmesi, hisse senetlerinin değerlemesi açısından bedelsiz değil.
Özellikle gelecekteki kâr beklentileri üzerinden yüksek fiyatlanan teknoloji şirketlerinde iskonto oranının yükselmesi önemli.
Yapay zekâ hikâyesi ne kadar güçlü olursa olsun, matematik hâlâ geçerli.
En azından şimdilik.
28 Ekim Fed kararı öncesinde ilginç bir tablo var.
Deutsche Bank’ın aktarılan değerlendirmesinde Fed’in faizleri değiştirmemesi bekleniyor.
Öte yandan Tarman’ın paylaştığı kurumsal yatırımcı toplantısında önümüzdeki 12 ayda iki faiz artışı beklentisi öne çıkıyor.
Burada bir ayrım yapalım.
Bugünkü toplantıda faizlerin sabit bırakılmasını beklemekle önümüzdeki 12 ayda yeniden faiz artırımı olabileceğini düşünmek çelişmek zorunda değil.
Fed bugün bekleyebilir.
Ama enflasyon yeniden güçlenirse, petrol fiyatları yüksek kalırsa veya ekonomik faaliyet beklenenden dirençli çıkarsa faiz artırımı ihtimali yeniden gündeme gelebilir.
Dolayısıyla yalnızca bugünkü karar değil, Fed’in geleceğe ilişkin mesajı da önemli.
Benim özellikle izleyeceğim üç konu var:
Çünkü piyasalarda bazen karar değil, kararın ardından söylenen iki cümle fiyatları değiştiriyor.
Deutsche Bank’ın 27 Ekim piyasa özetinde Brent petrolün yaklaşık 114,13 dolar olduğu belirtiliyor.
Aynı gün ABD borsalarında S&P 500 yüzde 0,6, Nasdaq ise yüzde 1,2 yükselmiş.
Bu rakamlar 27 Ekim seansına ait; 28 Ekim’in anlık fiyatları değil.
Petrolün bu seviyelerde bulunması önemli.
Çünkü yüksek enerji fiyatları yalnızca petrol şirketlerini ilgilendirmiyor.
Taşımacılık maliyetlerini, üretici fiyatlarını, tüketici enflasyonunu, şirket marjlarını ve merkez bankalarının hareket alanını etkiliyor.
Özellikle Avrupa gibi enerji ithalatına bağımlı ekonomiler açısından risk daha büyük.
Bir yandan enflasyonla mücadele ediyorsunuz.
Diğer yandan enerji maliyetleri büyümeyi baskılıyor.
Merkez bankaları açısından pek keyifli bir denklem değil.
Enflasyonla mücadele ederken petrolün yeniden sahneye çıkması, yangını söndürmeye çalışırken birinin mangalı yakmasına benziyor.
Tarman’ın değerlendirmelerinde İsrail seçimleri, İran’a yönelik olası yeni saldırılar ve ABD ara seçimleri öncesindeki jeopolitik gelişmeler önemli yer tutuyor.
Burada kesinleşmiş bir saldırı kararı veya doğrulanmış bir zamanlama söz konusu değil.
Ancak piyasanın bu riskleri nasıl fiyatladığı önemli.
Jeopolitik gerilim arttığında genellikle ilk bakılan varlıklar petrol, altın, dolar ve ABD tahvilleri oluyor.
Fakat bu kez durum biraz daha karmaşık.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş enflasyon beklentilerini artırabilir.
Artan enflasyon beklentileri tahvil faizlerinin düşmesini zorlaştırabilir.
Dolayısıyla jeopolitik risk her zaman otomatik olarak daha düşük tahvil faizi anlamına gelmeyebilir.
Bu da klasik güvenli liman davranışının neden zaman zaman bozulduğunu açıklıyor.
Piyasanın bugün sakin görünmesi, riskin ortadan kalktığını göstermiyor.
Bazen yatırımcılar riskleri unutmuyor.
Sadece bir süreliğine önemsememeyi tercih ediyor.
Altın yatırımcıları açısından bu tabloyu özellikle dikkatli okumak gerekiyor.
Normal şartlarda yüksek reel faiz, faiz getirisi bulunmayan altın için olumsuz kabul edilir.
Ama jeopolitik belirsizlik, merkez bankalarının altın talebi, para sistemine yönelik güven tartışmaları ve yatırımcıların portföylerini çeşitlendirme isteği bu ilişkiyi değiştirebilir.
Burada benim değerlendirmem şu:
Altın kısa vadede yüksek tahvil faizi ve güçlü dolar nedeniyle baskı altında kalabilir.
Ancak jeopolitik risklerin devam ettiği ve finansal varlıkların değerlemelerinin yüksek olduğu bir ortamda, altının portföylerdeki rolünün tamamen ortadan kalktığını düşünmüyorum.
Hatta kısa vadeli geri çekilmelerden sonra yeniden güçlü bir yükseliş hareketi görülmesi ihtimalini de ciddiye alıyorum.
Bu bir kesin fiyat tahmini değil.
Özellikle ABD 10 yıllık reel faizi, dolar endeksi ve vadeli piyasalardaki spekülatif pozisyonlanma birlikte izlenmeli.
Altında yalnızca fiyatın ne yaptığına değil, yükselişi veya düşüşü kimin taşıdığına da bakmak gerekiyor.
Tarman’ın toplantısında Avrupa tahvilleri, Fransa’nın bütçe sorunları ve İngiltere’nin maliye politikası da önemli tartışma başlıkları arasında.
Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi Almanya 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 3 seviyesine, yüzde 3,65 seviyesinden önce ulaşacağını düşünüyor.
ABD’de daha yüksek faiz bekleyen yatırımcıların Avrupa’da daha düşük faiz beklemesi dikkat çekici.
Bu farklılığın arkasında büyüme, enflasyon, maliye politikası ve enerji bağımlılığına ilişkin beklentiler bulunabilir.
Euro/dolar için de aşağı yönlü görüşlerin öne çıktığı görülüyor.
Bunun anlamı şu:
Küresel piyasalarda yalnızca hisse senedi ile tahvil arasında değil, ABD ile Avrupa arasında da önemli bir beklenti farkı var.
Avrupa’nın düşük büyüme ile yüksek enerji maliyetleri arasında sıkışması, önümüzdeki dönemin önemli başlıklarından biri olabilir.
Bizim açımızdan işin en önemli taraflarından biri de burası.
ABD tahvil faizleri yükselirken gelişmekte olan ülkelere sermaye akışının nasıl değişeceğini dikkatle izlemek gerekiyor.
Çünkü Türkiye açısından üç değişken belirleyici:
Birincisi, küresel dolar likiditesi. ABD faizlerinin yüksek kalması, gelişmekte olan piyasalara yönelik risk iştahını sınırlayabilir.
İkincisi, petrol. Türkiye net enerji ithalatçısı. Yüksek petrol fiyatları enflasyon ve cari denge açısından risk oluşturabilir.
Üçüncüsü, içerideki faiz ve şirket kârlılığı. BIST şirketlerinin finansman giderleri, iç talep koşulları ve kâr marjları birbirinden farklı etkileniyor.
Dolayısıyla bankalar, holdingler, perakende, telekomünikasyon ve sanayi şirketlerini aynı değerlendirmeye tabi tutmak doğru değil.
Borsa İstanbul’da yalnızca endeksin yönünü tahmin etmeye çalışmak yerine, hangi şirketlerin bu ekonomik ortamda daha dayanıklı kalabileceğini değerlendirmek gerekiyor.
Benim için şirketin bilançosu, borçluluk yapısı, nakit yaratma gücü ve fiyatlaması burada belirleyici.
Küresel piyasalarda para kolay kazanılmıyorsa, bizim borsada da şirket seçimini kolay bir iş gibi görmemek lazım.
Ozan Tarman’ın aktardığı toplantıdan benim çıkardığım en önemli sonuç şu:
Kurumsal yatırımcılar aynı anda hem yüksek borsa hem yüksek faiz bekleyebiliyor.
Kısa vadeli işlem yapan yatırımcılar ise risklerin yeniden tahvil alımı getireceğini düşünüyor.
Petrol yüksek.
Jeopolitik riskler devam ediyor.
Fed’in önünde kolay bir yol yok.
Ama hisse senetleri güçlü kalmayı sürdürüyor.
Bütün bunlar aynı anda gerçekleşebilir mi?
Elbette.
Piyasalarda mantıksız görünen fiyat hareketleri, düşündüğümüzden çok daha uzun süre devam edebilir.
Ama bir noktadan sonra şirket kârları, tahvil faizleri ve hisse senedi değerlemeleri arasında yeniden bir hesap yapılır.
İşte o hesap günü geldiğinde, bugünkü iyimserliğin ne kadarının gerçek ekonomik güçten, ne kadarının beklentilerden kaynaklandığını daha iyi göreceğiz.
Ben piyasada herkesin aynı anda mutlu olduğu dönemlerde biraz daha dikkatli olmayı tercih ediyorum.
Çünkü finans piyasalarında bedava öğle yemeği olmadığını biliyoruz.
Ama Wall Street bazen akşam yemeğini de bedava yediğine inanıyor.
Afiyet olsun.
Artunç Kocabalkan — BS Ekonomi
Kaynak notu: Ozan K. Tarman, 28 Ekim 2026 tarihli “What Do I Think Here?” piyasa değerlendirmesi ve yazıda aktarılan Deutsche Bank araştırma özetleri. Toplantı anketleri sınırlı katılımcı görüşlerini yansıtır; genel piyasa konsensüsü veya kesin fiyat tahmini olarak değerlendirilmemelidir. 27 Ekim piyasa verileri tarihsel referanstır.
Bu yazı genel ekonomik değerlendirme niteliğindedir; kişiye özel yatırım tavsiyesi değildir.