
Orta Doğu’daki gerilim tartışmalarında çoğu analiz Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimaline odaklanırken bazı stratejistler daha ağır bir senaryoya dikkat çekiyor: İran’ın yalnızca boğazı tehdit etmekle kalmayıp Körfez’deki petrol ve gaz altyapısını doğrudan hedef alması.
Jeopolitik analiz platformu PolicyTensor tarafından dile getirilen değerlendirmeye göre en kötü senaryo, Tahran’ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve bölgedeki diğer enerji üreticilerinin petrol sahalarını, ihracat terminallerini ve işleme tesislerini füze ve drone saldırılarıyla devre dışı bırakması olabilir.
Bu yaklaşımın arkasındaki stratejik mantık oldukça net görülüyor. İran açısından ABD ve müttefiklerine gerçek bir maliyet yüklemek, yani enerji piyasasında ciddi bir şok yaratmak, Washington’un askeri baskıyı azaltmasının tek yolu olarak değerlendirilebilir. Analize göre İran rejimi üzerindeki baskı arttıkça risk alma toleransı da yükseliyor.
Bölgedeki enerji altyapısının coğrafi konumu bu senaryoyu teorik olarak mümkün kılıyor. Basra Körfezi çevresindeki birçok petrol sahası, rafineri ve ihracat limanı İran kıyılarına oldukça yakın. Kısa menzilli balistik füzeler, drone sistemleri hatta bazı durumlarda topçu menzili dahi bu tesisleri kapsayabilecek mesafelerde bulunuyor.
Jeopolitik analizlerde dikkat çekilen bir diğer unsur ise bölgedeki demografik yapı. Suudi Arabistan’ın doğu bölgeleri başta olmak üzere birçok enerji üretim alanında Şii nüfus yoğunluğu bulunuyor. Bu bölgelerdeki sosyal gerilimlerin İran tarafından dolaylı biçimde kullanılabileceği de zaman zaman tartışılan başlıklar arasında yer alıyor.
Bu tür bir senaryonun tarihsel bir örneği de bulunuyor. 1991’de Körfez Savaşı sırasında Irak ordusu Kuveyt’ten çekilirken petrol sahalarını ateşe vermiş ve çıkan yangınların tamamen söndürülmesi yaklaşık bir yıl sürmüştü. Küresel enerji piyasaları o dönemde ciddi arz şoku yaşamıştı.
Bugün benzer bir enerji altyapısı saldırısı ihtimali piyasalar tarafından fiyatlanmaya başlarsa petrol fiyatlarında çok daha sert bir hareket görülebilir. Analistler bu durumda Brent petrolünün rahatlıkla 100 doların üzerine çıkabileceğini ve hatta daha yüksek seviyelerin gündeme gelebileceğini belirtiyor.
Böyle bir senaryonun küresel ekonomi üzerindeki etkileri ise yalnızca petrol fiyatıyla sınırlı kalmayabilir. Enerji maliyetlerinin yükselmesi küresel enflasyonu yeniden yukarı çekebilir, merkez bankalarının faiz politikaları üzerinde baskı yaratabilir ve özellikle enerji ithalatçısı ekonomiler için yeni bir makro risk dalgası oluşturabilir.
Bu çerçevede Avrupa için ayrı bir stratejik soru ortaya çıkıyor. Rusya’dan enerji akışının büyük ölçüde kesildiği bir ortamda Körfez petrolü ve gazının da devre dışı kalması durumunda Avrupa’nın enerji arzı ciddi bir sıkışma yaşayabilir. Böyle bir tabloda ABD’nin petrol ve LNG ihracat politikası da kritik bir belirleyici haline gelebilir.
Ancak bazı analistler bu en kötü senaryoya temkinli yaklaşıyor. İran geçmişte de benzer tehditlerde bulunmuş ancak çoğu zaman bu tehditler fiili saldırıya dönüşmemişti. Bu nedenle bazı gözlemciler mevcut gerilimin farklı hissettirdiğini kabul etmekle birlikte böyle bir adımın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin ancak zamanla görülebileceğini ifade ediyor.
Yine de Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık gibi aktörlerin bu olasılığı stratejik planlamalarına dahil etmeleri gerektiği yönündeki çağrılar giderek daha fazla dile getiriliyor. Çünkü enerji piyasaları açısından en büyük risk yalnızca Hürmüz Boğazı’nın kapanması değil, Körfez’deki üretim ve ihracat altyapısının doğrudan hedef alınması olabilir.