
Suudi Arabistan destekli Yemen hükümeti, stratejik liman kenti Mukalla’nın kontrolünü yeniden ele geçirdi; BAE destekli Güney Geçiş Konseyi geri çekildi.
Yemen sahasındaki bu gelişme, Riyad–Abu Dabi hattındaki derin ayrışmayı daha görünür hale getirdi.
Aynı dönemde BAE’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri ve siyasi yakınlaşması, Türkiye açısından Kızıldeniz–Doğu Akdeniz hattında yeni bir risk seti oluşturuyor.
Suudi Arabistan destekli Yemen hükümet güçlerinin Mukalla’yı yeniden kontrol altına alması, yalnızca yerel bir askeri kazanım değil; Körfez içi güç mücadelesinin yeni bir aşamaya geçtiğinin işareti olarak okunuyor. Hadhramaut vilayetinin başkenti olan ve Hint Okyanusu’na açılan bu liman, enerji ve ticaret hatları açısından Yemen’in en kritik noktalarından biri konumunda.
Mukalla’nın geçen ay BAE destekli Güney Geçiş Konseyi tarafından ele geçirilmesi, Riyad açısından kırmızı çizgi olarak görülmüştü. Son operasyon, Suudi Arabistan’ın Yemen’de merkezi hükümeti ayakta tutma ısrarını sürdürdüğünü gösterirken, Abu Dabi’nin ayrılıkçı yapılar üzerinden sahada nüfuz alanı oluşturma stratejisiyle açık bir çelişki yaratıyor. Bu tablo, Yemen savaşının artık yalnızca Husilerle mücadele ekseninde değil, Suudi–BAE rekabeti ekseninde de şekillendiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından asıl kritik başlık ise bu çatışmanın coğrafi olarak genişleyen etkileri. Yemen’de BAE destekli yapıların gerilemesi, Abu Dabi’nin dikkatini Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’in kuzeyine çevirdiği bir döneme denk geliyor. Son aylarda BAE ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında hızlanan askeri işbirliği, ortak tatbikatlar ve güvenlik anlaşmaları, bu stratejik kaymanın somut göstergeleri olarak öne çıkıyor.
Bu yakınlaşma, Türkiye için iki katmanlı bir risk anlamına geliyor. Bir yandan Kızıldeniz ve Babülmendep hattındaki istikrarsızlık, Türkiye’nin Asya–Afrika ticaret yollarını ve enerji lojistiğini tehdit ederken; diğer yandan BAE–GKRY hattı, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bloklaşmayı güçlendiren bir unsur olarak konumlanıyor. Yemen sahasında yaşanan her güç kayması, bu nedenle Ankara açısından yalnızca Ortadoğu değil, Akdeniz güvenliği ve deniz yetki alanları bağlamında da yakından izleniyor.
Mukalla’da yaşanan son gelişme, bölgesel çatışmaların artık birbirinden kopuk değil, birbirini besleyen jeopolitik cepheler halinde ilerlediğini bir kez daha gösteriyor. Türkiye için risk haritası genişlerken, Körfez–Doğu Akdeniz hattındaki bu yeni denge arayışı, önümüzdeki dönemde dış politika ve güvenlik gündeminin üst sıralarında kalmaya aday görünüyor.