
• “Big Short” sistemin çöküşünü anlattı, “Açlık Oyunları” ise insanlığın son perdesini. Biz şu an o iki hikâyenin arasında sıkışmış haldeyiz.
• Ekonomik düzen, çürüyen temellerinin üstüne yeni bir illüzyon inşa ediyor — ama bu kez izlediğimiz şey bir finansal kriz değil, bir uygarlık sonu.
• Çöküş artık bize rakamlarla değil, renklerle, manşetlerle, videolarla izlettiriliyor. Gerçek acı, sinematik bir gösteriye dönüştü.
Big Short’u izlediniz mi?
O filmde birkaç insan sistemin yalanını fark etmişti. Kimsenin görmek istemediği o çürümüş mortgage kâğıtlarının altında, milyarlarca insanın hayatını yutan bir bataklık vardı.
2008 krizi geldiğinde, dünya sadece bankaların değil, insanlığın vicdanının da çöktüğünü gördü.
Ama belki de o çöküş bir son değildi — bir fragmandı.
Çünkü aynı sistem şimdi geri döndü; daha büyük, daha cilalı, daha sahnelenmiş bir biçimde.
Big Short’ta Christian Bale’in canlandırdığı Michael Burry, piyasadaki sessiz çürümeyi gördüğünde herkes ona deli gözüyle bakmıştı. “Her şey yolunda” diyenlerin arasında o yalnız kaldı. Ama haklıydı. Çünkü sistemin büyüsü, insanların görmek istemediği kadar karanlıktı.
Bugün de aynı büyünün içindeyiz. Fark şu: bu kez “balon” yalnızca parayla değil, insanın anlam duygusuyla şişiyor.
Artık üretmiyoruz, inanmıyoruz, sorgulamıyoruz — sadece izliyoruz.
Çöküşü bile izliyoruz.

Ve sonra Açlık Oyunları başladı.
Bir film değil, bir semboldü o.
Kapitol’ün ihtişamlı sarayları, bugünün finans zirvelerini andırıyor. Yoksulluğun üstüne kurulmuş bir görkem, sefaletin üstüne serilmiş bir kadife perde…
O arenada gençler birbirlerini öldürüyordu — bugünün dünyasında ise insanlar hayatta kalmak için birbirinin ekmeğini, işini, zamanını çalıyor.
Katniss Everdeen’in ormanda hayatta kalmaya çalıştığı o sahne, aslında dünyanın dört bir yanında açlık sınırında yaşayan milyonların hikâyesi.
Ve tıpkı filmdeki gibi, biz bu acıyı izlerken alkışlıyoruz.
Çünkü acı artık bir içerik.
Çünkü ölüm artık “trend topic.”
Kapitol halkı, arenada dökülen kanın ortasında şampanyasını yudumluyordu.
Biz bugün o Kapitol halkıyız.
Kriz haberlerini tüketiyoruz, grafiklere bakıyoruz, hisse senetlerini tartışıyoruz.
Her şey o kadar büyük bir gösteriye dönüşmüş ki, kimse neye ağlaması, neye öfkelenmesi gerektiğini bile hatırlamıyor.

Ekonomik düzen çökerken bile bir estetik korunuyor.
Çöküş artık çirkin değil — kurgulanmış, düzenlenmiş, sinematik.
Tıpkı Açlık Oyunları’ndaki o parıltılı kıyafetler gibi; kanla parfümün karıştığı, dehşetle güzelliğin aynı karede buluştuğu bir dünya.
Finansal sistemin yeni adı “verimlilik.”
Ama bu verimliliğin ardında insanlar var — görünmeyen, sessiz, yerinden edilmiş, borç batağına saplanmış milyonlarca insan.
Big Short’ta finansal çürümeyi fark eden birkaç kişi vardı; bugünse çürümeyi görmek bile imkânsız. Çünkü ekranlarımızda her şey parlıyor.
Haberler umut veriyor, borsalar “rekor” kırıyor, liderler gülümsüyor.
Ama bir ülkenin parlayan grafiği başka bir ülkenin yanan ormanlarına, donan çocuklarına, iflas eden çiftçilerine denk geliyor.
Bu bir denklem değil; bu bir ölüm koreografisi.
Kapitol’ün mantığı basitti: Halkı eğlendir, aç bırak, isyan etmesini engelle.
Bugün de aynı mantık işliyor.
Küresel sistem, “veriyle eğlendir, borçla sustur, yapay zekâyla yönet” formülüne geçti.
Artık yiyecek bulamayan biri değil, Wi-Fi’si kesilen biri isyan ediyor.
Açlık duygusunun yerini dijital dopamin açlığı aldı.
Ama sonuç aynı: kitleler bir şey istiyor, sistem ise her seferinde onlara biraz daha azını veriyor — ama bunu öyle parıltılı paketlere sarıyor ki, insanlar eksildiğini bile fark etmiyor.
Açlık Oyunları’ndaki o televizyon röportajlarını hatırlayın.
Ölenlerin ardından sunucuların yüzündeki yapay üzüntüyü…
Bugün de aynısı var.
Borsada kriz olunca ekonomi kanallarında bir iki “üzgün” yorumcu çıkar, birkaç grafik gösterilir, sonra yeni bir haber gelir: “Piyasalar toparlanıyor.”
İşte modern çağın Kapitol’ü budur — acıya bile PR uygulanır.
Big Short’taki ahlaki çöküş, bugün sistemin ana akımı oldu.
O zamanlar rüşvetle kredi notu veren kurumlar vardı; şimdi manipülasyon algoritmaları var.
Eskiden finansal ürünler insanları borca sürüklerdi; şimdi “ücretsiz” uygulamalar insanları bağımlı hale getiriyor.
Eskiden evini kaybeden bir Amerikalı vardı; şimdi kimliğini, zamanını, iradesini kaybeden dijital bir insan var.
Artık batmak finansal değil, varoluşsal bir eylem.
Katniss’in başkaldırısı bir sembol olmuştu; o çiçek — o umut — Kapitol’ün bütün sahte ışıklarını gölgede bırakmıştı.
Bugün bizim o çiçeğimiz veri.
Gerçek bilgi, farkındalık, sorgulama…
Ama sistem onu da metalaştırdı.
Mindfulness satılıyor, “özgürlük” abonelikle geliyor, “öz farkındalık” artık bir pazarlama dili.
İsyan bile ticarileşti.
Netflix’te “distopya dizileri” izliyoruz, sonra reklam arasında alışveriş yapıyoruz.
Bu artık Orwell değil — Orwell’in bile hayal edemeyeceği bir konfor diktatörlüğü.

Ekonomik çöküş dediğimiz şey, sadece rakamların düşmesi değil.
Bu bir ruh çöküşü.
İnsanlar hayatta kalıyor ama yaşamıyor.
Yemek yiyor ama doymuyor.
Kazanıyor ama mutlu olmuyor.
Bu yüzyılın açlığı mideyle değil, anlamla ilgili.
Ve Açlık Oyunları bunu öngörmüştü: asıl açlık, adaletin ve sevginin yokluğuydu.
Bugün dünya, o filmin son sahnesindeki gibi sessiz bir gerilimin içinde.
Henüz savaş başlamadı — ama herkes silahlanıyor: ekonomide, siyasette, dijitalde.
Big Short, sistemin kendi kendini nasıl yok ettiğini anlatıyordu.
Açlık Oyunları, bu yok oluşun halk üzerindeki etkisini.
Biz artık bu iki hikâyenin birleşimindeyiz.
Ekonomik krizler artık sadece bankaları değil, insanın iç dünyasını da yıkıyor.
Kapitol yeniden inşa edildi — bu kez betonla değil, kodlarla.
Yapay zekâ, piyasa tahminleri, sanal borsalar, metaverse yatırımları… hepsi aynı oyunun yeni sezonu.
Dijital arenada herkes “hayatta kalmak” için mücadele ediyor, ama ödül yine aynı ellerde: sistemin sahiplerinde.
Birileri “ekonomik çöküş geliyor” diyor, oysa çöküş çoktan geldi.
Yalnız fark şu: artık düşüş bile tasarlanıyor.
Tıpkı filmin final sahnesi gibi, dramatik, kurgulu ve mükemmel bir müzikle servis ediliyor.
Biz, insanlık olarak o sahnenin içinde yavaş çekim ilerliyoruz.
Savaşlar, krizler, enflasyonlar, iklim felaketleri — hepsi birer sahne.
Ve her sahnede, tribünlerde alkışlayan bir Kapitol kalabalığı var.
Ama her arenada bir Katniss çıkar.
Birisi o kameraya bakıp “artık yeter” der.
Belki bu çağın Katniss’i bir gazeteci, bir yazılımcı, bir çiftçi ya da sıradan bir gençtir.
Ama mutlaka çıkar — çünkü insanlık tamamen seyirci olmayı sonsuza dek sürdüremez.
Bir noktada, izlemekten yorulur.
Ve o an geldiğinde, sistemin en korktuğu şey olur: gerçek görünür hale gelir.
Big Short bize nasıl battığımızı gösterdi.
Açlık Oyunları neden batışımızın eğlenceli hale getirildiğini.
Biz ise artık bu ikisinin birleşiminde, tarihin en büyük “seyirlik çöküşü”nü yaşıyoruz.
Ekonomik istatistiklerle değil, sinematik filtrelerle yönetilen bir çağdayız.
Ve her şey, en sonunda o tek cümleye çıkıyor:
“May the odds be ever in your favor.”
Şansın seninle olsun.
Ama bu sistemde şans yok.
Yalnızca, başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran olma ihtimali var.
Ve biz, bu filmi durdurmazsak, bir gün arenada sadece izleyen değil, oynayan olacağız.
Big Short’u izlediniz.
Açlık Oyunları’nı da izlediniz.
Şimdi sıra bizde.