
Ahmet Kasım Han’a göre İran, savaşı kendi toprağına hapsetmemek için Körfez’e taşırken askeri açıdan anlaşılır ama siyasi açıdan çok riskli bir strateji izliyor.
Han, petrolün 100 doların üzerine çıkmasının mümkün olduğunu ancak bunun kalıcı olmayacağını, savaşın yoğunluğu düştüğünde fiyatların sert geri çekilebileceğini savunuyor.
En çarpıcı tez ise İran rejimine ilişkin: Han, Müşteba Hamaney tercihiyle rejimin ideolojik saflığını kaybettiğini ve “bildiğimiz anlamda İran rejiminin bittiğini” söylüyor.
Ahmet Kasım Han: İran Savaşı Kendi Toprağında Tutmak İstemedi
Ahmet Kasım Han, yayında yaptığı değerlendirmede İran’ın temel askeri mantığının savaşı sadece kendi topraklarında kabul etmemek olduğunu söyledi. Han’a göre Tahran, çatışmayı ABD–İsrail–İran üçgeninin dışına taşıyamadığı takdirde uzun süreli bir yıpratma savaşına mahkûm kalacaktı. Bu nedenle Körfez ülkelerine yönelik baskının İran açısından askeri düzlemde anlaşılabilir olduğunu belirten Han, buna karşılık siyasi düzlemde çok ağır bir risk alındığını vurguladı.
Han, İran’ın bu hamlesiyle Körfez monarşileriyle arasındaki gerilimi daha kalıcı ve daha sert bir hatta taşıdığını, bunun da Tahran açısından kolay kapanmayacak yeni bir cephe yarattığını ifade etti. Ona göre askeri akıl ile siyasi sonuçlar arasındaki fark burada belirginleşiyor.
Şarjör Derinliği Sorunu: İran’ın En Zayıf Noktası
Han, savaşın askeri boyutunda belirleyici unsurun “şarjör derinliği”, yani mühimmat sürdürülebilirliği olduğunu söyledi. ABD ve İsrail’in yüksek teknolojiye dayalı vurucu gücüne karşı İran’ın balistik kapasitesini korumasının zor olduğunu belirten Han, buna rağmen İran’ın elinde düşük maliyetli ama siyasi etkisi yüksek araçlar bulunduğunu kaydetti.
Özellikle ucuz insansız hava araçlarının tahrip gücü sınırlı olsa da siyasi etki yaratabildiğini vurgulayan Han, Dubai Havalimanı benzeri sembolik hedeflerin bu nedenle önemli hale geldiğini anlattı. Ancak bu stratejinin de bir bedeli var: İran, Körfez’e kullandığı her mühimmatla asıl cephedeki dayanıklılığını azaltıyor.
Körfez’e Saldırı İran Karşıtı Koalisyonu Büyütebilir
Han’a göre İran’ın Körfez’e baskı kurması kısa vadede denge bozucu olabilir, ancak uzun vadede İran karşıtı koalisyonun cephanelik ve meşruiyet kapasitesini artırabilir. Körfez ülkeleri doğrudan ya da dolaylı şekilde çatışmaya daha fazla dahil olursa, bunun İran açısından daha fazla askeri ve ekonomik cezaya dönüşme riski bulunuyor.
Bu nedenle Han, mevcut tabloyu “karmaşık” olarak tanımlıyor. İran bir yandan savaşı genişletip nefes alanı açmaya çalışıyor, diğer yandan karşı bloğun kapasitesini büyütecek bir süreci de tetikliyor.
Stratejik Petrol Salımı Sadece Geçici Bir Merhem
Petrol cephesinde Han, G7’nin stratejik petrol rezervlerini devreye alma hamlesini “geçici merhem” olarak nitelendirdi. Suudi Arabistan’ın doğudaki yükleme kapasitesini batıya kaydırma çabasını ise daha anlamlı bulduğunu söyledi. Ancak Han’a göre bu tür lojistik ve arz yönlü ayarlamaların etkisi sınırlı ve zaman alıcı olacak.
Han, deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık üçte birinin geçtiği Hürmüz hattında yaşanan fiili baskının küresel enerji piyasaları açısından sistemik bir sorun yarattığını belirtti. Ona göre mesele artık sadece İran petrolü ya da İran’la iş yapan gemiler değil; deniz ticareti ve sigorta maliyetleri üzerinden tüm sistem baskı altında.
Trump’ın Stratejisi: Teslimiyet Dışında Seçenek Bırakmamak
ABD Başkanı Donald Trump’ın söylemini de değerlendiren Han, Washington’un klasik bir baskı siyaseti izlediğini söyledi. Han’a göre Trump, yükselen petrol fiyatlarını küçük ve geçici bir bedel gibi sunarken, İran’a koşulsuz teslimiyet dışında bir alan bırakmayan maksimalist bir dil kullanıyor.
Han, savaşın ilk günlerinde yaptığı değerlendirmeyi hatırlatarak, İran liderliğine yönelik “decapitation” yani kafayı koparma stratejisi başarısız kalırsa tırmanmanın kontrolünün İran’a geçeceğini savunduğunu anlattı. Bugün gelinen noktada da tırmanma inisiyatifinin belirli ölçüde Tahran’a geçtiğini düşünüyor.
ABD-İsrail Hattının İki Stratejisi: Yıpratma ve Güçle İkna
Han, ABD ve İsrail açısından savaşın iki temel stratejik eksene oturduğunu söyledi. Birincisi, İran’ı uzun süreli yıpratma yoluyla savaşma iradesini kırmak ve cephane kapasitesini eritmek. İkincisi ise “güçle ikna etme”; yani İran’ın seçeneklerini daraltarak hangi kararı alırsa alsın Washington ve Tel Aviv’in tercih ettiği sonuca mahkûm bırakmak.
Ancak Han’a göre bugüne kadar İran liderliğini tasfiye etmeye dönük çaba beklenen sonucu vermedi. Ölen isimlerin yerine rejim açısından en az onlar kadar kararlı, hatta bazı alanlarda daha sert yeni bir kadro geldi. Bu da savaşın askeri boyutu kadar rejim mühendisliği boyutunun da çözümsüz kaldığını gösteriyor.
Müşteba Hamaney Hamlesi: İran Rejimi İdeolojik Saflığını Kaybetti
Yayının en dikkat çekici bölümünde Han, Moşteba Hamaney’in dini liderlik pozisyonuna taşınmasını rejimin karakter dönüşümünün açık işareti olarak yorumladı. Ona göre bu tercih, İran rejiminin artık kuruluş ilkelerine sadık ideolojik bir sistem olmaktan çıktığını gösteriyor.
Han, babadan oğula geçiş modelinin Humeyni çizgisindeki devrimci ve teokratik saflık iddiasıyla çeliştiğini söyledi. Rejimin burada ideolojik bir tercih değil, oligarşik yapıyı korumaya dönük pragmatik bir tercih yaptığını savundu. Devrim muhafızları, dini vakıflar ve rejim çevresindeki ekonomik ağların korunması, ilkelerin önüne geçti.
“Bugün İtibarıyla Bildiğimiz Rejim Bitti”
Han, bu tercihin ardından en iddialı cümlesini kurdu: Ona göre bugün itibarıyla “bildiğimiz anlamda İran rejimi bitti.” Bu ifade, rejimin hemen çökeceği anlamına gelmiyor. Han’ın kastı, rejimin kendi kurucu meşruiyet zemininin aşınmış olması.
İdeolojik saflık, devrimci anlatı ve ahlaki üstünlük iddiası yerini hanedan benzeri bir güç devrine ve ekonomik çıkar ağlarının korunmasına bırakmış durumda. Han, bunun Batı’nın yıllardır anlattığı “halkı ezen, zümreyi zenginleştiren kapalı rejim” anlatısını güçlendirdiğini ve Washington-Tel Aviv hattına yeni bir propaganda zemini sunduğunu düşünüyor.
Petrol 100 Doları Aşabilir Ama Kalıcı Olamaz
Enerji piyasaları açısından Han’ın çerçevesi net: Petrol fiyatları 100 doların üzerine çıkabilir, hatta Hürmüz kaynaklı şoklarla daha yukarı da gidebilir. Ancak bunun kalıcı olması zor. Çünkü yüksek petrol fiyatı, bir süre sonra küresel büyümeyi baskılayacak, talebi aşındıracak ve resesyon riskini büyütecek.
Han, savaşın yoğunluğu düştüğü anda petrolün çok hızlı geri çekilebileceğini, bu nedenle 100-120 dolar bandının kalıcı bir denge fiyatı gibi okunmaması gerektiğini savundu. Bu yaklaşım, piyasanın savaşın ilk aşamasında “geçici şok” fiyatlaması yaptığı, ancak ikinci evrede daha sert dalgalanmaların görülebileceği tezine dayanıyor.
Hürmüz’de Amerikan Koruması Yeni Risk Üretebilir
Han’ın dikkat çektiği bir diğer başlık Hürmüz Boğazı’nda tanker trafiğinin Amerikan askeri korumasıyla sürdürülmesi ihtimali oldu. Buna göre ABD donanması, Körfez’den çıkan tankerleri korumaya çalışabilir. Fakat Han, İran’ın kapasitesinin 1980’lerdeki gibi okunmaması gerektiğini söyledi.
Eğer bu koruma misyonu aksar, Amerikan destroyerleri zarar görür ya da ABD kayıp verirse, bunun petrol fiyatları üzerinde ek baskı yaratabileceğini belirtti. Bu durumda enerji piyasalarındaki şok, sadece arz değil, doğrudan ABD iç siyaseti üzerinden de yeni bir risk başlığına dönüşebilir.
Körfez Ülkeleri Washington’a Baskıyı Artırabilir
Han’a göre petrol fiyatları tek başına Trump’ı geri adım attırmayabilir. Ancak Körfez ülkelerinin güvenlik beklentileri boşa çıkarsa, asıl baskı bu kanaldan büyüyebilir. Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkeleri, ABD’nin kendilerini yeterince koruyamadığı kanaatine varırsa Washington’la ilişkilerin tonu sertleşebilir.
Bu da savaşın yalnızca İran-İsrail-ABD ekseninde değil, Körfez monarşileri ile Washington arasındaki güven ilişkisinde de yeni bir kırılma yaratabileceği anlamına geliyor.
Han’ın Önümüzdeki Hafta İçin Altı İzleme Başlığı
Ahmet Kasım Han, önümüzdeki dönemde altı gelişmenin kritik olacağını söyledi. Bunların başında İran’ın günlük füze atış yoğunluğu geliyor. Eğer bu sayı ilk günlerin yaklaşık üçte birine düşerse, İran’ın vurucu kapasitesinin ciddi aşınma yaşadığı sonucu çıkabilir.
İkinci başlık Amerikan bombardımanının yoğunluğu. Üçüncüsü, İran’da rejimi temsil eden yeni isimlerin hedef alınıp alınmayacağı. Dördüncü başlık Hürmüz’de tanker koruma operasyonunun başarı düzeyi. Beşinci başlık Körfez ülkelerinin Washington’a karşı ton değiştirip değiştirmeyeceği. Altıncı ve son başlık ise İran’ın çatışmayı kuzey ve batı eksenine doğru daha fazla yaygınlaştırıp yaygınlaştırmayacağı.
Bütün bu çerçevede Han’ın analizi tek bir noktada düğümleniyor: Savaş artık sadece füze sayılarıyla değil, rejim dayanıklılığı, enerji akışı, sigorta maliyetleri, deniz güvenliği ve büyük güçlerin siyasi kararlılığıyla okunacak çok katmanlı bir kriz haline geldi. Bu nedenle piyasalar için asıl risk, çatışmanın sürmesi kadar kontrolün kimde kalacağı sorusunda yatıyor.