
24 Eylül Perşembe günü Türkiye piyasalarında fon krizinden sonra yeni bir söylenti dalgası başladı.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in istifa edeceği iddiaları sosyal medyada yayıldı.
Ben gün içinde bu iddiaları duydum.
Ve daha Şimşek açıklama yapmadan görüşümü söyledim:
Mehmet Şimşek’in istifa edeceğini düşünmüyorum.
Akşam saatlerinde Şimşek de doğrudan açıklama yaptı:
“Şahsımla ilgili dolaşıma sokulan istifa iddiaları asılsızdır.”
Şimşek ayrıca ekonomik istikrarı hedef aldığını söylediği spekülatif haberlere itibar edilmemesi çağrısında bulundu. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi de Şimşek’in istifasını sunduğu veya bu yönde talebi bulunduğu iddiasını yalanladı.
Dolayısıyla bugün elimizdeki doğrulanmış bilgi açık:
Mehmet Şimşek istifa etmedi. İstifa iddialarını da açık biçimde reddetti.
Benim açımdan daha önemli soru bundan sonra başlıyor.
Çünkü mesele yalnız Mehmet Şimşek’in görevde kalıp kalmayacağı değil.
Fon krizinin Türkiye’nin finansal sisteminde nereye kadar uzandığı ve bundan sonra nasıl yönetileceği.
Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetimindeki rolünü kişisel başarı veya başarısızlık tartışmasından ayrı değerlendirmek gerekiyor.
Şimşek, Mayıs 2023 seçimlerinin ardından uygulamaya konulan ekonomi programının uluslararası yatırımcılar nezdindeki en görünür siyasi temsilcisi.
Programın temel hedeflerinden biri Türkiye’nin dış finansman sorununu yönetmek, rezervleri güçlendirmek, yabancı sermaye girişini artırmak ve ödemeler dengesi kaynaklı sert bir finansal kriz ihtimalini azaltmak.
Dolayısıyla Şimşek’in bugün görevden ayrılması yalnızca bir bakan değişikliği olarak fiyatlanmaz.
Piyasa bunu:
“Mevcut ekonomi programı devam edecek mi?”
sorusu üzerinden fiyatlar.
Benim “Şimşek gitmez” görüşümün temelinde bu var.
Şimşek’in programının kusursuz olduğunu söylemiyorum.
Enflasyon hâlâ yüksek.
Programın toplumsal maliyeti yüksek.
Yabancı sermaye girişi beklenen ölçüde güçlü değil.
Ekonomi programına hem içeride hem dışarıda güven problemi sürüyor.
Ama bütün bunlar başka bir tartışma.
Bugünkü piyasa açısından kritik nokta şu:
Şimşek’in ani biçimde ayrılması ekonomi politikasında yön değişikliği ihtimalini fiyatlamaya açar.
Ve Türkiye’nin mevcut finansman yapısında bunun yaratacağı belirsizlik çok büyük olur.
Ben bugün kapalı grubumuzda da bunu anlattım.
Şimşek’in istifa edeceğine inanmıyorum.
Fakat buna rağmen Türkiye varlıklarında hafta sonu öncesinde risk azaltmanın değerlendirilmesi gerektiğini söyledim.
Çünkü risk yönetimi başka şeydir, bir söylentiye inanmak başka şey.
Bir olayın gerçekleşme ihtimalini düşük görebilirsiniz.
Ama gerçekleşmesi halinde portföyünüze vereceği zarar çok büyükse o riski yönetirsiniz.
Benim yaklaşımım bu.
Fon krizinde de bugün geldiğimiz nokta bunu gerektiriyor.
Çünkü mesele artık yalnız bazı hisselerin düşmesi değil.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 17 Eylül tarihli Finansal İstikrar Komitesi açıklamasında da bazı fonlarda kredi ve likidite sorunları bulunduğu kabul edildi. Bakanlık, sorunun fon piyasasının belirli bölümünde yoğunlaştığını ve “geçici ve yönetilebilir” olduğunu değerlendirirken tedbirlerin özellikle likidite sıkışıklığının giderilmesi ve bulaşma riskinin önlenmesine yönelik olacağını açıkladı.
“Bulaşma riski” ifadesi önemli.
Çünkü finansal sistemde sorunlar çoğu zaman başladıkları yerde kalmaz.
Bugün açıklanan programa göre Mehmet Şimşek başkanlığında ilgili kurumların katılımıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiye ve ödeme süreçleri görüşülecek.
Çalışmaların yarın da devam etmesi bekleniyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan aktarılan bilgiye göre amaç, tasfiye ve ödeme süreçlerinin adil, sağlıklı ve mümkün olan en kısa sürede yürütülmesi.
Yatırımcıların haklarının korunması, finansal istikrar ve kurumlar arasındaki koordinasyon da masada olacak.
Bu gelişme bile tek başına Şimşek’in istifa edeceği iddiasıyla çelişiyor.
Çünkü ekonomi yönetimi şu anda fon krizinin çözüm sürecini doğrudan Şimşek başkanlığında yürütmeye hazırlanıyor.
Fon krizinin başlangıç noktası burada.
Bazı hisselerde olağan dışı fiyat hareketleri oluştu.
Bu hisseler fon portföylerine girdi.
Fonlar üzerinden finansman mekanizmaları kuruldu.
Fiyatlar düştüğünde sistemin teminat yapısı bozulmaya başladı.
Ancak fonların tasfiye edilmesi hikâyenin sona erdiği anlamına gelmiyor.
Çünkü şimdi o fonların içindeki varlıkların hangi fiyatlardan satılacağı ve yatırımcıların paralarına hangi takvimle ulaşacağı belirleyici olacak.
Bence piyasanın bundan sonra özellikle buraya bakması gerekiyor.
Hisse senetleri yalnız yatırım amacıyla kullanılmıyor.
Aynı zamanda kredi ilişkilerinde teminat olarak da kullanılabiliyor.
Bir şirket veya yatırımcı elindeki hisseyi teminat göstererek finansman sağladıysa ve o hissenin değeri sert biçimde düşerse teminat değeri de düşüyor.
Sonrasında:
hisse düşüyor
↓
teminat değeri azalıyor
↓
ek teminat ihtiyacı doğuyor
↓
nakit ihtiyacı artıyor
↓
başka varlıklar satılıyor
↓
yeni fiyat düşüşleri oluşabiliyor.
Bu klasik bir finansal kaldıraç çözülmesi.
Dolayısıyla fon krizinin büyüklüğünü yalnız fonların toplam değeri üzerinden ölçmek yeterli değil.
O fonların ve hisselerin hangi finansman ilişkilerinde teminat olarak kullanıldığı da bilinmeli.
Benim esas dikkat ettiğim alan burası.
Fon krizinden sonra yeni tartışma aracı kurum bonolarına ulaştı.
Çeşitli vadelerdeki 124 ihracın toplamının yaklaşık 3,2 milyar TL olduğu piyasa uzmanlarının hesaplarına dayanılarak bildiriliyor.
Bu bonoların alıcıları arasında para piyasası fonları da bulunuyor.
Eğer para piyasası fonlarına yeni para girişi azalır veya yatırımcılar çıkmaya devam ederse aracı kurumların yeni bono ihraç ederek eski borçlarını çevirmesi zorlaşabilir.
Bu doğrudan “aracı kurumlar batacak” anlamına gelmez.
Banka kredisi kullanılabilir.
Özkaynak kullanılabilir.
Yeni bono ihraç edilebilir.
Diğer likit varlıklar satılabilir.
Fakat refinansman kanalları aynı anda daralırsa başka bir seçenek ortaya çıkar:
nakit yaratmak için varlık satışı.
Bu nedenle fon krizinin ikinci dalgasının fonlardan değil, finansman tarafından gelme ihtimalini yakından izlemek gerekiyor.
Burası özellikle önemli.
Para piyasası fonu alan yatırımcının risk algısı ile serbest fon alan yatırımcının risk algısı aynı değil.
Para piyasası fonu yatırımcısı genellikle parasını düşük volatilite ve yüksek likidite beklentisiyle buraya koyuyor.
Dolayısıyla bu ürünlerde ödeme ve likidite problemi oluşması halinde ortaya çıkan sonuç yalnız parasal zarar değildir.
Güven kaybıdır.
Finansal sistem güven üzerine kurulur.
Bir yatırımcı:
“Paramı istediğim zaman alabilir miyim?”
sorusunu sormaya başladığı anda davranışı değişir.
Davranış değiştiğinde fon yöneticisinin davranışı da değişir.
Fon daha fazla nakit tutar.
Daha az bono alır.
Daha az kredi riski alır.
Daha az hisse taşır.
Sonuçta finansal koşullar sıkılaşır.
İlk bakışta fon krizi ile enflasyon arasında bağlantı kurmak zor görünebilir.
Ama var.
Birincisi servet etkisi.
Finansal varlıklarda ciddi zarar yaşayan yatırımcı tüketimini azaltabilir.
İkincisi daha önemli:
kredi kanalı.
Teminat değerleri düşen şirketlerin ve yatırımcıların finansmana erişimi zorlaşırsa ekonomik aktivite üzerinde sıkılaştırıcı etki oluşur.
Dolayısıyla bu kriz büyürse ironik biçimde ekonomi yönetiminin faizle yaratmaya çalıştığı sıkılaşmanın bir bölümünü piyasa kendi kendine yaratabilir.
Ama bunun bedeli finansal istikrar olur.
Bu nedenle mesele yalnız BIST’in kaç puana düştüğü değildir.
Burada iyimser olmak istediğim tek nokta var.
Eğer gerçekten bu sistem bütün bağlantılarıyla ortaya çıkarılırsa Türkiye sermaye piyasaları açısından önemli bir kırılma noktası yaşanabilir.
Kim hangi fonu yönetti?
Hangi hisse hangi fiyatlardan alındı?
Kim sattı?
Kim kazandı?
Hangi işlemler krediyle finanse edildi?
Hangi hisseler teminat gösterildi?
Para hangi hesaplara gitti?
Bunların büyük bölümü finansal sistem içerisinde kayıtlı.
Takasbank var.
MKK var.
Bankacılık sistemi var.
MASAK var.
Aracı kurum kayıtları var.
SPK var.
Dolayısıyla gerekli irade ortaya konursa para hareketlerinin önemli bölümünün takip edilmesi teknik olarak mümkün.
Burada belirleyici olan, incelemenin kim olduğuna bakılmaksızın mevzuat ve deliller çerçevesinde yürütülmesi.
Bu başarılırsa Türkiye sermaye piyasaları açısından krizden çok önemli bir kazanım çıkabilir:
Bugün Şimşek hakkında yalnız istifa iddiası ortaya atılmadı.
Tera Grubu Başkanı Emre Tezmen ile Şimşek arasında ilişki bulunduğuna yönelik iddialar da gündeme geldi.
Hazine ve Maliye Bakanlığı bu konuda açıklama yaptı.
Bakanlık, Şimşek ile Tera Grubu Başkanı arasında herhangi bir iş ilişkisi, ortaklık veya ticari bağ bulunmadığını açıkladı.
Dolayısıyla bu aşamada bu bağlantıları doğrulanmış gerçek gibi sunmak doğru değil.
Fon krizinde sorumluluğun kimlere kadar uzandığı soruşturma ve düzenleyici incelemelerin sonucuyla ortaya çıkmalı.
Benim ekonomi yönetimine yönelteceğim eleştiri başka.
Bu sistemin riskleri neden daha erken görülmedi?
Görüldüyse neden daha erken müdahale edilmedi?
Fonların, düşük fiili dolaşımlı hisselerin, kredili işlemlerin ve finansman mekanizmalarının birbirine bağlandığı yapı nasıl bu büyüklüğe ulaşabildi?
Bunlar meşru sorular.
Reuters’ın 22 Eylül tarihli haberine göre Borsa İstanbul, likidite krizinin ardından BIST 100’ün dörtte birinden fazlasını değiştirecek ölçekte son altı yılın en büyük endeks revizyonuna gidiyor. Düzenleyicilerin 131 fonun tasfiyesi dahil attığı adımlar da problemin küçük bir günlük piyasa hareketinden ibaret olmadığını gösteriyor.
Dolayısıyla hesap verilmesi gereken bir alan varsa bunun tartışılması gerekir.
Fakat:
“Fon krizi çıktı, o halde Mehmet Şimşek istifa edecek”
sonucuna mevcut doğrulanmış bilgilerle ulaşılamıyor.
Tam tersine bugün elimizde bunun aksini gösteren doğrudan açıklamalar var.
Burada bir senaryo analizi yapmak gerekiyor.
Şimşek’in görevden ayrılması tek başına Türkiye ekonomisinin otomatik olarak krize girmesi anlamına gelmez.
Ancak piyasanın ilk tepkisi büyük olasılıkla kişinin kim olduğundan çok:
ekonomi programının devam edip etmeyeceğine
bağlı olur.
Yerine gelen ekonomi yönetimi aynı para ve maliye politikası çerçevesini açık biçimde sürdürürse ilk şok sınırlanabilir.
Fakat değişiklik piyasa tarafından:
faiz indirimlerinin hızlanacağı, kur politikasının değişeceği veya dezenflasyon programından vazgeçileceği
şeklinde okunursa TL varlıklar üzerinde ciddi baskı oluşabilir.
Bu nedenle Şimşek meselesinin finansal piyasalardaki önemi kişiden çok:
Ben mevcut koşullarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir belirsizlik yaratmak isteyeceğini düşünmüyorum.
Bu benim analizimdir; doğrulanmış bir siyasi bilgi değildir.
Bugün benim pozisyonum tam olarak burada.
Mehmet Şimşek’in istifa edeceğini düşünmüyorum.
Şimşek de istifa iddiasını yalanladı.
DMM de yalanladı.
Yarın 131 fonun ödeme ve tasfiye süreçlerini ele alacak çalışmalar Şimşek başkanlığında devam ediyor.
Ama bundan:
“Hiç risk yok”
sonucu çıkmaz.
Tam tersine fon krizi büyük.
Sermaye piyasasının güvenini ilgilendiriyor.
Yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiriyor.
Aracı kurumların finansmanını etkileyebilir.
Teminat zincirini etkileyebilir.
Banka kredilerini etkileyebilir.
Şirketlerin finansmana erişimini etkileyebilir.
Ve bütün bunlar aynı anda gerçekleşirse finansal piyasalarda ciddi volatilite yaratabilir.
Ben bu nedenle düşük ihtimalli ama yüksek hasarlı senaryoları portföy yönetiminde dikkate alırım.
Bu:
“Şimşek gidecek”
demek değildir.
Bu:
24 Eylül gecesi itibarıyla doğrulanmış tablo şu:
Mehmet Şimşek görevde.
İstifa iddiasını kendisi yalanladı.
DMM istifa sunduğu iddiasını yalanladı.
Hazine ve Maliye Bakanlığı, Şimşek ile Tera Grubu Başkanı arasında ticari bağ bulunduğu iddiasını reddetti.
131 fonun tasfiye ve ödeme süreçlerine ilişkin çalışmalar Şimşek başkanlığında yürütülüyor.
Ben bu nedenle:
Fakat Türkiye piyasalarının önündeki risk bununla bitmiyor.
Fon krizinin bundan sonraki aşamasında bakacağım dört alan var:
Fon tasfiyeleri.
Aracı kurumların finansmanı ve bono itfaları.
Hisse teminatlı krediler.
Para piyasası fonlarında likidite ve yatırımcı güveni.
Gönderdiğim 22:22 yayınında da vurguladığım gibi, benim için mesele bir söylentiye inanmak değil; gerçekleşme ihtimali düşük olsa dahi büyük zarar yaratabilecek senaryolara karşı risk yönetmek.
Türkiye bu krizi şeffaf biçimde çözer, para hareketlerini sonuna kadar takip eder, sorumluları delilleriyle ortaya çıkarır ve yatırımcı haklarını hukuk çerçevesinde korursa bugün yaşanan kriz sermaye piyasaları açısından önemli bir temizliğe dönüşebilir.
Başaramazsa sorun yalnız kaybedilen para olmaz.
Kaybedilen güven olur.
Ve sermaye piyasalarında güveni yeniden inşa etmek, parayı yerine koymaktan her zaman daha zordur.