
Hollanda, yarı zamanlı istihdamda açık ara Avrupa lideri. Çalışan nüfusun yaklaşık %38,7’si yarı zamanlı işlerde yer alıyor. Bu oran, Avusturya’da %30,4, Almanya’da %28,5 ve Belçika’da %26,3 seviyesinde. OECD ortalaması ise sadece %8 civarında. Yani Hollanda’nın yarı zamanlı kültürü, Avrupa’nın geri kalanından yapısal olarak ayrışıyor.
En dikkat çeken nokta cinsiyet dağılımı. Hollandalı kadınların yaklaşık %60’ı yarı zamanlı çalışıyor. Bu, hem Hollandalı erkeklerin oranının hem de kadınlar için OECD ortalamasının üç katı. Temel sebep, ülkenin sosyal ve kültürel yapısında yatıyor.
“Bir buket gelirli aile” modeli Hollanda’da hâkim: Erkeklerin çoğunlukla tam zamanlı, kadınların ise yarı zamanlı çalıştığı bir düzen. Bu, aile yaşamı ile iş hayatı arasında “kabul görmüş” bir denge yaratıyor. İşverenlerin de bu düzeni kolaylaştırıcı uygulamalarla desteklemesi, yarı zamanlı çalışmayı kurumsal düzeyde güçlendirmiş durumda.
Avrupa’nın pek çok ülkesinde yarı zamanlı çalışma genellikle “zorunlu” bir çözümken, Hollanda’da durum farklı. Çalışanların yalnızca %3’ü kadın, %5’i erkek istem dışı yarı zamanlı çalışıyor. Yani bu tercih %95’in üzerinde gönüllülük oranına dayanıyor. Kısacası yarı zamanlı istihdam, Hollanda’da “zorunluluk” değil, toplumsal norm haline gelmiş bir seçenek.
Ekonomik yapının da bu tabloyu desteklediği görülüyor. Vergi sistemi ve devlet yardımları, özellikle ikinci gelir sahibi olan kişinin (çoğunlukla kadın) tam zamanlı yerine yarı zamanlı çalışmasını mali açıdan daha cazip kılıyor. Bu, iş-yaşam dengesini koruyan ama aynı zamanda uzun vadede kadınların ücret ve emeklilikte dezavantajlı konumuna yol açan bir çifte etki yaratıyor.
Çocuk bakım hizmetlerinin eksikliği ve yüksek maliyeti de kadınları yarı zamanlı işlere yöneltiyor. Bu nedenle, Hollanda’da yarı zamanlı istihdam yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda “aile düzeninin mali mantığı” olarak öne çıkıyor.
Yüksek gönüllü yarı zamanlı oranları, iş-yaşam dengesini ve bireysel refahı destekliyor. Ancak bu model, ücret farkları ve emeklilikte cinsiyet temelli eşitsizlikleri derinleştiriyor. Hollanda hükümeti, son yıllarda bu alanda daha eşit bir dağılım için adımlar atılması gerektiğini vurguluyor. Ama kültürel normların köklülüğü nedeniyle, dönüşümün kısa vadede kolay olmayacağı da ortada.
Hollanda’nın yarı zamanlı istihdam liderliği, salt ekonomik tercihlerden değil, toplumsal normların ve aile yapısının içselleşmiş bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu model, iş-yaşam dengesi açısından cazip görünse de, uzun vadede kadınların ekonomik gücünde kırılganlık yaratıyor. Avrupa’nın geri kalanına kıyasla Hollanda, “yarı zamanlı çalışmayı” bir istisna değil, sürdürülebilir bir yaşam standardı olarak kurumsallaştırmış durumda.