
Küresel düzen tartışması artık “kim daha hızlı büyüyor” sorusunu çoktan aştı; asıl kavga, 21. yüzyılın standartlarını kimin yazacağı ve “modernleşme” denen şeyin kime göre tanımlanacağı. Şant Manukyan’ın bu konuşması, Batı’nın hâkimiyetini Roma’dan bugüne taşıyan zihinsel zemini hatırlatırken, Çin’in o zemini nasıl hedef aldığını çıplak biçimde ortaya koyuyor.
Küresel düzen tartışmaları çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Çin–ABD rekabeti “ekonomik büyüklük”, “GSYH yarışı” ya da “ticaret savaşları” başlıklarına sıkıştırılıyor. Oysa Şant Manukyan’ın yıl kapanışına denk gelen bu kapsamlı analizinde vurguladığı gibi, bugün yaşadığımız kırılma bir ekonomik döngüden çok daha fazlası. Tartışmanın merkezinde medeniyet, standartlar ve modernleşmenin tanımı var.
Manukyan konuşmasına bilinçli bir tercih yaparak kısa vadeli piyasa yönüyle değil, zihinsel bir çerçeveyle başlıyor. “Bu bir piyasalar videosu değil, kafamdakileri dökmek istediğim bir video” diyerek izleyiciyi uyarıyor. Çünkü mesele, doların yarın ne olacağı değil; dünyanın hangi kurallarla işleyeceği.
Manukyan’a göre Batı’yı anlamadan bugünü anlamak mümkün değil. Batı’yı yalnızca coğrafi bir tanım olarak ele almak büyük hata olur. Batı, tarihsel olarak Roma hukuku, Antik Yunan düşüncesi ve Hristiyanlık değerlerinin birleşiminden doğan bir zihinsel sistemdir. Roma’nın dünyayı “üç kez fethettiği” anlatısı – askeri güçle, hukukla ve dinle – bu hâkimiyetin neden bu kadar kalıcı olduğunu açıklar.
Batı’nın modernleşmeyle eşanlamlı hale gelmesi ise tesadüf değildir. Endülüs’ten Osmanlı’nın Viyana sonrası geri çekilmesine kadar uzanan tarihsel kırılmalar, teknolojide, bilimde ve sanayide Batı’nın öne çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle Rusya’dan Japonya’ya, Osmanlı’dan İran’a kadar modernleşme hamleleri çoğu zaman batılılaşma olarak okunmuştur.
Manukyan bu noktada kritik bir tespitte bulunur:
“Modernleşmekle batılılaşmak neredeyse eşdeğer hale geldi. Yüzler oraya döndü.”
Ancak bu denklem artık sorgulanıyor.
Manukyan’a göre Çin’in küresel düzene en radikal meydan okuması askeri ya da ticari değil, kavramsaldır. Çin, açık biçimde “modernleşme ve batılılaşma aynı anlama gelmez” diyor. Bu ifade yalnızca bir diplomatik söylem değil, stratejik bir kopuş ilanıdır.
Geçtiğimiz yıllarda Çin’in kendi resmi belgelerinde vurguladığı “kırmızı çizgiler” bu yaklaşımı netleştirir: Tayvan, kalkınma hakkı, demokrasi ve insan hakları anlayışı ve Çin’in kendi yolu. Özellikle demokrasi ve insan hakları konusunda Çin’in yaklaşımı Batı’yla taban tabana zıttır.
Manukyan bu noktayı şöyle özetler:
“Çin diyor ki demokrasi ve insan hakları evrensel değerler değildir. Medeniyetlerin kendi değerleri vardır. Gelip bize bunlar üzerinden ders vermeyin.”
Bu söylem, Batı’nın 20. yüzyılda inşa ettiği “evrensel değerler” anlatısının altını oyuyor. Çin, Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasını kabul etmiyor.
Manukyan konuşmasında 1990’lardan itibaren literatüre giren “medeniyet devleti” kavramına özellikle dikkat çeker. Çin, Hindistan, Rusya ve zaman zaman Türkiye gibi ülkeler; ulus devletin ötesinde, binlerce yıllık tarihsel sürekliliğe sahip yapılardır.
Bu bakış açısı, Rusya’nın Ukrayna’ya yaklaşımında da görülür. Slav-Ortodoks medeniyet vurgusu, Ukrayna’nın “ayrı bir ülke olmadığı” söylemiyle birleşir. Çin için de benzer bir mantık geçerlidir: Tayvan yalnızca jeopolitik bir dosya değil, medeniyet bütünlüğünün parçasıdır.
Bu yaklaşım, Batı’nın çizdiği sınırlar ve değer setiyle çatışır.
Manukyan’a göre Batı aynı anda üç cephede kavga ediyor. Birincisi Rusya ile yaşanan jeopolitik gerilim. NATO’nun Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir ittifak olduğu gerçeği unutularak, bugün Rusya’ya karşı konumlandırılması başlı başına bir krizdir.
İkinci cephe Batı’nın kendi içindeki çatışmadır. ABD’de Demokrat–Cumhuriyetçi bölünme, “wokeness” tartışmaları, genç kuşakların sistemden dışlandığı hissi, Batı’nın iç uyumunu zayıflatmaktadır.
Üçüncü ve en kritik cephe ise Çin’dir. Çünkü Çin, Batı’nın “üst şemsiye” olma iddiasını doğrudan hedef almaktadır.
Manukyan’ın analizinde en önemli kırılma noktası burasıdır. Çin’in hedefi yalnızca dünyanın en büyük ekonomisi olmak değildir. Asıl hedef, 21. yüzyılın teknolojik ve endüstriyel standartlarını belirlemektir.
ABD’nin kendi strateji belgelerinde açıkça yazdığı gibi, Washington yapay zekâdan biyoteknolojiye, kuantum bilgisayarlardan ileri savunma sistemlerine kadar tüm alanlarda Amerikan standartlarının küresel norm olmasını istemektedir.
Manukyan bu durumu geçmişle kıyaslar:
“Geçmiş yüzyılda ilaçta FDA’ya, havacılıkta Amerikan standartlarına bakıyorduk. Şimdi de yeni teknolojilerde standartları kim koyacak sorusu var.”
Çin bu alana doğrudan meydan okumaktadır.
Çin’in büyüme stratejisi yatırım odaklıdır. Ancak Manukyan bu yatırımların homojen olmadığını vurgular. Bir tarafta elektrikli araçlar, yapay zekâ, ileri teknoloji gibi son derece verimli yatırımlar vardır. Diğer tarafta ise emlak sektörü ve aşırı kapasiteye dayalı verimsiz yatırımlar.
Borç oranlarının hızla yükselmesi, bu ikinci grubun yarattığı yapısal sorunu gösterir. Eğer yatırımlar verimli olsaydı, borçların milli gelire oranı zamanla düşmeliydi. Ama düşmüyor.
Bu nedenle Çin ekonomisi iki ayrı yapı barındırır: ileri teknolojiyle dünya liderliğine oynayan bir Çin ve sistemde “ömür boyu yaşayan” verimsiz yatırımlarla yüklenen başka bir Çin.
Batı’nın Çin’e en sık yönelttiği eleştiri tüketimin düşük olmasıdır. IMF’nin yuanı değerlendirme çağrıları da bu çerçevededir. Ancak Manukyan’a göre bu öneriler Çin için gerçekçi değildir.
Birincisi kültürel nedenler vardır. Xi Jinping’in açıkça söylediği gibi, tüketimle büyüme Çin’in kültürüne uygun değildir. İkincisi, hane halkı belli bir refah seviyesinden sonra hizmetlere yönelir. Çin ise üretim ve ihracata dayalı bir sistem kurmuştur. Bu sistemin ani şekilde tersine çevrilmesi, imalat ve istihdamda ciddi bir çöküş yaratır.
Dolayısıyla fazla kapasite bilinçli bir tercihtir.
Manukyan’ın verdiği güneş paneli örneği, Çin’in stratejisini net biçimde gösterir. Çin teknolojik üstünlükle değil, zararları kamulaştırabilme kapasitesiyle fiyatları kırar. Batılı şirketler iflas edene kadar bu politika sürdürülür ve ardından piyasa ele geçirilir.
Bu durum klasik “karşılaştırmalı üstünlük” teorisini de geçersiz kılar. Çünkü teori sermaye ve iş gücünün hareketsiz olduğu varsayımına dayanır. Oysa sermaye Çin’e akmış, Batı sanayisizleşmiş, ekonomiler finansallaşmıştır.
Bugün nadir elementler krizinin nedeni de budur. Çin yalnızca kaynağı değil, işlenmiş ürünü kontrol etmektedir.
Manukyan’ın en çarpıcı tespitlerinden biri budur. Çin’de son derece yetenekli girişimciler ve şirketler vardır. Ancak bunların siyasi sınıf haline gelmesine izin verilmez. Tencent, Alibaba, Baidu gibi şirketlerin düşük değerlenmesinin temel nedeni budur: devletin nihai kontrolü.
Bu nedenle ABD ve Çin borsaları arasındaki 35 yıllık değerleme farkı yalnızca Fed politikalarıyla açıklanamaz. Bu fark, iki sistemin doğrudan sonucudur.
Manukyan konuşmasını karamsar bir notla bitirir: Bu iş tatsız bir yere gidiyor. Çünkü mesele büyüme oranları değil, hangi medeniyetin kurallarının geçerli olacağıdır.