
Japonya’da uzun vadeli tahvil faizleri tarihi eşikleri aşarken küresel tahvil piyasalarında senkronize bir satış dalgası oluştu.
Getiri Eğrisi Kontrolü’nün sona ermesi, 30 yıllık parasal mimarinin sürdürülemezliğini görünür kıldı.
Japonya kaynaklı faiz şoku, ABD ve Avrupa tahvilleri üzerinden küresel risk fiyatlamasını tetikliyor.
Japonya tahvil piyasasında bu hafta yaşanan hareket, yalnızca yerel bir volatilite dalgası değil; küresel borç piyasaları açısından yapısal bir uyarı olarak okunuyor. Salı günü Japonya’nın 40 yıllık devlet tahvil faizi tarihte ilk kez %4 seviyesini aşarken, 30 yıllık getiri %3,7’ye, 20 yıllık %3,5’e ve 10 yıllık faiz %2,38’e yükseldi. Özellikle 30 ve 40 yıllık vadelerde tek günlük artışın 25 baz puanı aşması, son yılların en sert hareketlerinden biri olarak kayda geçti.
Bu satış dalgasının ayırt edici özelliği, Japonya’nın bu kez küresel faiz hareketlerini takip eden değil, başlatan taraf olması. 7,4 trilyon dolarlık büyüklüğüyle dünyanın üçüncü büyük borç piyasası olan Japonya’da yaşanan bu sıçrama, saatler içinde ABD 30 yıllık tahvil faizinin 9 baz puan artarak %4,93’e yükselmesine yol açtı. Benzer hareketler İngiltere, Kanada ve Almanya tahvillerinde de gözlendi. Piyasalarda dile getirilen ifade net: “Japonya’da olan, Japonya’da kalmaz.”
Kısa vadeli tetikleyici olarak Başbakan Takaichi’nin erken seçim açıklaması ve vergi indirimlerini içeren politik mesajları öne çıksa da, piyasa okuması bunun çok ötesine işaret ediyor. Asıl sorun, Japonya’nın 30 yılı aşkın süredir sürdürdüğü düşük faizli borçlanma modelinin matematiksel sınırlarına dayanmış olması. Ülkenin borç/GSYH oranı %235 ile gelişmiş ekonomiler arasında zirvede yer alıyor; bu seviye, Yunanistan’ın kriz dönemindeki oranlarının dahi üzerinde.
Japonya Merkez Bankası, yıllarca Getiri Eğrisi Kontrolü (YCC) politikasıyla faizleri sıfıra yakın tutarak bu yükü taşımayı başardı. Ancak Mart 2024’te YCC’nin terk edilmesi, negatif faizlerin sona ermesi ve Aralık ayında politika faizinin %0,75’e çıkarılmasıyla bu dönem fiilen kapandı. BOJ Başkanı Ueda’nın “faiz artırımlarına devam edeceğiz” mesajı, piyasalara bu değişimin geçici olmadığı sinyalini verdi. Üstelik Japonya’da enflasyon, merkez bankasının %2 hedefinin 43 aydır üzerinde seyrediyor.
Borç/GSYH oranı %235 olan bir ekonomide faizlerdeki her 1 puanlık artış, bütçe dengeleri açısından varoluşsal bir risk anlamına geliyor. Ancak küresel piyasa açısından daha kritik olan unsur, bulaşma kanalları. Japonya, 1,2 trilyon dolarla ABD Hazine tahvillerinin en büyük yabancı sahibi konumunda. Japon hayat sigortası şirketleri ise 2,6 trilyon doların üzerinde varlık yönetiyor ve bu portföylerin önemli bir kısmı yabancı tahvillerde tutuluyor.
Yurtiçi faizlerin yükselmesiyle birlikte Japon yatırımcıların “yurtdışında getiri arayışı” motivasyonu zayıflıyor. Piyasalarda, Japon sigorta şirketlerinin yabancı tahvillerden çekilmeye başladığı ve bunun küresel tahvil piyasaları üzerinde kalıcı bir baskı yaratabileceği konuşuluyor. Ağustos 2024’te BOJ’un faiz artışı sonrası yen carry trade’in çözülmesiyle Nasdaq’ın bir ayda %13 gerilemesi, bu mekanizmanın nasıl çalıştığına dair yakın bir örnek olarak hatırlatılıyor. BIS’e göre o dönemde yaklaşık 250 milyar dolarlık, Deutsche Bank’a göre ise 500 milyar dolara yakın yen carry trade pozisyonu bulunuyordu.
Bu tablo, Japonya özelinde başlayan bir faiz şokunun neden küresel egemen borç riskinin yeniden fiyatlanmasına dönüştüğünü açıklıyor. “Borç önemli değil” anlatısının simge ülkesi Japonya’nın uzun vadeli borçlanmayı %4 seviyelerinden yapmak zorunda kalması, yatırımcıların şu soruyu sormasına yol açıyor: “Japonya 40 yıllık borca %4 ödüyorsa, ABD ne ödemeli?” ABD’nin %120 seviyesindeki borç/GSYH oranı ve Avrupa’daki yüksek bütçe açıkları düşünüldüğünde, bu sorgulama küresel ölçekte bir yeniden değerleme riskini beraberinde getiriyor.
Piyasa hafızası bu tür süreçlere yabancı değil. 2022’de İngiltere’de karşılıksız vergi indirimleri sonrası tahvil faizlerinin patlaması ve merkez bankasının acil müdahalesi, “yerel” görünen bir krizin nasıl sistemik hale gelebildiğini göstermişti. Japonya örneğinde fark, borç yükünün çok daha büyük olması. Bu nedenle Japon tahvil piyasasında yaşananlar, küresel borç piyasaları için kömür madenindeki kanarya olarak görülüyor. Ve piyasanın mesajı giderek daha net hale geliyor.
