
Ortadoğu’da yaşanan her büyük kırılma sonrasında aynı soru yeniden gündeme gelir: Bu süreçten Türkiye güçlenerek mi çıkar, yoksa yeni risklerle mi karşı karşıya kalır?
Son günlerde Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde çalışan Galip Dalay tarafından kaleme alınan analiz tam da bu soruya odaklanıyor.
Makalenin temel tezi oldukça net:
İran’ın askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesinin zayıfladığı bir Ortadoğu’da ortaya çıkacak boşluğu doldurabilecek ülkelerin başında Türkiye geliyor.
İlk bakışta bu görüş kulağa oldukça mantıklı geliyor.
Ankara son yıllarda Körfez ülkeleriyle ilişkilerini yeniden inşa etti. Savunma sanayi ihracatı rekor seviyelere ulaştı. Suriye sahasında etkinliği arttı. NATO üyeliği ve Avrupa ile kurduğu denge politikası sayesinde bölgesel denklemde ağırlığını korudu.
Ancak yatırımcıların sorması gereken soru şu:
Türkiye gerçekten yeni dönemin kazananı olmaya hazır mı?
Piyasalarda en sık yapılan hata, jeopolitik olayları tek yönlü okumaktır.
Türkiye açısından en olumlu senaryo İran’ın tamamen dağılması değil, bölgesel nüfuzunun sınırlanmasıdır.
Çünkü İran devlet yapısının çökmesi halinde ortaya çıkabilecek tablo son derece karmaşık olabilir.
Yeni mülteci dalgaları, sınır güvenliği sorunları, enerji arzında kesintiler, kaçak ticaret ağlarının büyümesi ve etnik gerilimler Türkiye’nin karşılaşabileceği risklerin yalnızca bir kısmı.
Bu nedenle Ankara’nın uzun süredir izlediği politika aslında oldukça rasyonel.
Türkiye İran’ın bölgede aşırı güçlenmesini istemiyor. Ancak İran’ın Libya benzeri veya Suriye benzeri bir parçalanma sürecine sürüklenmesini de istemiyor.
Çünkü böyle bir senaryonun maliyeti fırsatlardan çok daha büyük olabilir.
Galip Dalay’ın analizindeki en önemli bölüm ise enerji ve ticaret koridorlarıyla ilgili.
Bugün küresel enerji sisteminin en kritik noktalarından biri olan Strait of Hormuz üzerinden dünya petrolünün ve LNG ticaretinin önemli bölümü geçiyor.
Bölgede kalıcı bir güvenlik sorunu oluşması halinde şirketler ve devletler alternatif rotalar aramaya başlayacaktır.
İşte burada Türkiye’nin önemi ortaya çıkıyor.
Yıllardır konuşulan Orta Koridor projesi, Çin’den Avrupa’ya uzanan yeni ticaret hatları ve Irak Kalkınma Yolu projesi ilk kez aynı anda stratejik önem kazanmaya başlıyor.
Bugün Avrupa’nın temel sorunu yalnızca enerji güvenliği değil.
Aynı zamanda tedarik zinciri güvenliği.
Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın enerji güvenliği algısını değiştirdi.
ABD-Çin rekabeti ise üretim ve lojistik güvenliği konusunu ön plana çıkardı.
Bu nedenle Avrupa artık yalnızca ucuz üretim aramıyor.
Aynı zamanda güvenilir ortaklar arıyor.
Türkiye’nin avantajı tam burada başlıyor.
Son üç yılda Türkiye’nin dış politikasındaki en önemli değişimlerden biri Körfez ile yaşanan normalleşme süreci oldu.
Özellikle Saudi Arabia, United Arab Emirates ve Qatar ile ilişkiler önceki döneme göre çok daha farklı bir noktaya geldi.
Bu durumun ekonomik yansımaları da görülmeye başladı.
Ancak burada yatırımcıların dikkat etmesi gereken önemli bir ayrıntı var.
Jeopolitik yakınlaşma tek başına sermaye akışı yaratmaz.
Sermayenin kalıcı hale gelebilmesi için:
gerekiyor.
Körfez sermayesi fırsatları artırabilir.
Ancak yatırım kararlarını belirleyen temel unsur yine ekonomik güven olacaktır.
Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde yatırımcıların radarına girebilecek alanlar oldukça net.
İlk sırada savunma sanayii geliyor.
Son yıllarda Türkiye’nin ihracat performansında öne çıkan şirketler ve savunma ekosistemi yeni jeopolitik düzende daha fazla önem kazanabilir.
İkinci sırada lojistik ve liman işletmeciliği bulunuyor.
Türkiye’nin Avrupa ile Körfez arasında bir köprü haline gelmesi durumunda limanlar, demiryolu yatırımları ve lojistik şirketleri doğrudan fayda sağlayabilir.
Üçüncü başlık ise enerji transit projeleri.
Doğalgaz, petrol ve elektrik bağlantı hatlarının önemi önümüzdeki dönemde daha da artabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca İran’ın zayıflaması değil.
Asıl mesele Türkiye’nin değişen küresel ticaret ve güvenlik mimarisinde nasıl bir rol üstleneceği.
Eğer önümüzdeki yıllarda:
o zaman Türkiye’nin jeopolitik primi ciddi şekilde yükselebilir.
Bu senaryoda kazanan yalnızca dış politika olmayacaktır.
Lojistikten savunma sanayiine, bankacılıktan altyapı yatırımlarına kadar geniş bir ekonomik ekosistem bundan fayda sağlayabilir.
Bu yüzden yatırımcı açısından takip edilmesi gereken başlık İran’ın geleceğinden çok daha büyük.
Önümüzdeki on yılın asıl sorusu şu:
Türkiye, Avrupa ile Körfez arasındaki yeni ekonomik ve güvenlik koridorunun merkez ülkesi olabilecek mi?
Eğer cevap evet ise, bunun etkileri yalnızca diplomasi masalarında değil, Borsa İstanbul ekranlarında da hissedilecektir.