
The Telegraph ın ilgili yazısından alıntı .
İran-İsrail savaşı başladığında dünya finans piyasalarının dikkati petrol fiyatlarına, Hürmüz Boğazı’na ve Amerikan bombardıman uçaklarına çevrilmişti. Ancak küresel jeopolitiğin temel kuralı değişmedi: Büyük krizler yaşanırken en önemli gelişmeler çoğu zaman başka yerlerde olur.
Bu kez o yer Ankara olabilir.
İngiliz basınında yayımlanan dikkat çekici bir analizde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sırasında oluşan uluslararası dikkat dağınıklığını içeride siyasi alanı yeniden şekillendirmek için kullandığı öne sürülüyor.
Bu yorumun tamamına katılmak mümkün olmayabilir. Ancak ortaya attığı temel soru oldukça önemli:
İran savaşı sadece Ortadoğu’nun güç dengelerini mi değiştirdi, yoksa Türkiye’nin iç ve dış politika pozisyonunu da yeniden tanımlayan bir dönüm noktası mı oldu?
Uluslararası ilişkiler literatüründe buna “dış şok avantajı” denir.
Tarih boyunca liderler büyük jeopolitik kriz dönemlerinde içeride daha geniş hareket alanı elde etmiştir.
Şimdi benzer bir dinamik Türkiye için de tartışılıyor.
Washington merkezli düşünce kuruluşlarından uzmanlar, NATO’nun, Avrupa’nın ve ABD’nin önceliğinin şu anda İran, Çin, Rusya ve enerji güvenliği olduğunu belirtiyor. Bu nedenle demokrasi ve hukuk tartışmalarının ikinci plana düştüğünü savunuyorlar.
Finans piyasaları siyasi tartışmalardan çok sonuçlarla ilgilenir.
Bugün Londra’daki fon yöneticilerinin masasında üç soru bulunuyor:
Aslında son haftalarda yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelerinde en dikkat çekici nokta tam da bu ayrışma oldu.
Bir tarafta siyasi risk primi.
Diğer tarafta ise:
Bu nedenle CDS yükselirken bazı sektörlerde yabancı ilgisinin devam ettiğini görüyoruz.
İran savaşı sonrası ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri savunma harcamalarının küresel ölçekte yeniden hızlanması oldu.
Türkiye burada kritik bir konuma sahip.
Son yıllarda:
gibi sistemlerin sahada test edilmesi Ankara’ya önemli bir ihracat avantajı sağladı.
The Telegraph analizinde Irak’ın Türk hava savunma sistemlerine yönelmesi ve Endonezya’nın Kızılelma ilgisi özellikle vurgulanıyor.
Bu durum aslında Goldman Sachs, JPMorgan ve Morgan Stanley’nin son yıllardaki savunma sanayii temasını doğruluyor:
Yeni küresel düzende savunma artık sadece güvenlik değil aynı zamanda büyüme politikasıdır.
Financial Times’ın efsanevi yazarı Martin Wolf benzer durumlarda her zaman aynı soruyu sorar:
“Ekonomik başarı ile kurumsal yapı arasındaki ilişki ne kadar sürdürülebilir?”
Türkiye bugün tam olarak bu kavşağa gelmiş durumda.
Bir tarafta:
Diğer tarafta:
Piyasalar kısa vadede ilk gruba odaklanabilir.
Ancak uzun vadeli sermaye ikinci gruba bakar.
İran savaşı aslında daha büyük bir hikâyenin parçası.
ABD’nin küresel sistemdeki rolü değişiyor.
Avrupa savunmasını yeniden inşa ediyor.
Çin alternatif ticaret ağları kuruyor.
Rusya yaptırımlara rağmen yeni enerji koridorları geliştiriyor.
Bu tablo içinde Türkiye;
aynı anda etkin olan az sayıdaki ülkeden biri haline geliyor.
Bu nedenle Ankara’nın stratejik önemi son yılların en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.
İran savaşı başladığında birçok yatırımcı petrolün 150 dolara gideceğini düşünüyordu.
Gitmedi.
Bazıları küresel resesyon bekliyordu.
O da gerçekleşmedi.
Ancak gözden kaçan başka bir gelişme yaşandı:
Türkiye’nin jeopolitik değeri yeniden fiyatlanmaya başladı.
Bu yeniden fiyatlama olumlu da olabilir, riskli de.
Çünkü jeopolitik güç ile ekonomik güç her zaman aynı şey değildir.
Tarih bize gösteriyor ki kalıcı başarı ancak ikisinin dengelenmesiyle mümkündür.
Bugün Ankara’nın önündeki temel soru da budur:
Türkiye yeni küresel düzende yalnızca vazgeçilmez bir stratejik ortak mı olacak, yoksa bu jeopolitik avantajı kalıcı ekonomik güce dönüştürebilecek mi?
İran savaşı sona erdiğinde yatırımcıların cevap arayacağı asıl soru büyük ihtimalle bu olacak.