
Uzun yıllardır küresel enerji piyasalarında aynı varsayım geçerliydi: Hürmüz Boğazı kapanırsa en büyük darbeyi Çin alır.
Sonuçta Çin dünyanın en büyük petrol ithalatçısı. Ekonomisinin can damarı olan enerji akışının önemli bölümü Orta Doğu’dan geliyor. Teoride Hürmüz’ün kapanması, Pekin için ekonomik bir kabus olmalıydı.
Fakat 2026 İran krizi sırasında ilginç bir şey oldu.
Piyasaların beklediği büyük Çin enerji paniği yaşanmadı.
Petrol fiyatları yükseldi, tedarik zincirleri zorlandı, Asya ülkeleri alarm durumuna geçti. Ancak Çin ekonomisi beklenenden çok daha sakin bir görüntü verdi. Hatta bazı Çinli enerji şirketleri operasyonlarının “genel olarak normal” şekilde devam ettiğini açıkladı. PetroChina yönetimine göre şirket arzının yaklaşık yüzde 90’ı Çin iç üretimi, boru hatları ve Orta Doğu dışındaki uzun vadeli kaynaklardan geliyor. Hürmüz kaynaklı arzın payı yalnızca yaklaşık yüzde 10 seviyesinde bulunuyor. (Reuters)
Bu durum önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Çin gerçekten Hürmüz’e bağımlı değil mi?
Aslında doğru soru biraz farklı.
Pekin’in yıllardır sessizce inşa ettiği enerji güvenliği modelini görünür hale getirdi. Çin enerji güvenliğini yalnızca petrol tedariki olarak değil, jeopolitik bağımsızlık meselesi olarak görüyor. (Nikkei Asia, “Hormuz crisis highlights China’s unique oil strategy”).
Bu ayrım küçük gibi görünebilir.
Ancak bugün yaşananların tamamını açıklıyor.
Çin, Hürmüz’e bağımlı olmamayı yıllardır stratejik devlet politikası haline getirmiş durumda.
Batı’da enerji güvenliği genellikle “yeterli petrol bulmak” olarak tanımlanır.
Çin için mesele farklı.
Pekin’in asıl korkusu petrol kıtlığı değil, petrol yollarının kontrolüdür.
Çinli stratejistler yıllardır “Malakka İkilemi” olarak bilinen problemi tartışıyor. Çin’e ulaşan enerji akışının büyük kısmı önce Hürmüz’den, sonra Malakka Boğazı’ndan geçiyor. Bu deniz yollarının güvenliği ise sonuçta Amerikan deniz gücünün kontrol ettiği sistem tarafından sağlanıyor. (thediplomat.com)
Başka bir ifadeyle Çin enerji satın alıyor olabilir, ancak enerji güvenliğini satın almıyor.
İşte bu nedenle Pekin son yirmi yıldır alternatif bir sistem kurmaya çalışıyor.
Reuters’ın verilerine göre Çin’in deniz yoluyla petrol ithalatı Mayıs ayında yaklaşık son on yılın en düşük seviyesine geriledi. (Reuters)
Nisan ayında Çin’in ham petrol ithalatı yıllık bazda yüzde 20 düşerek 38,5 milyon tona geriledi. Bu, Temmuz 2022’den beri görülen en düşük seviyelerden biri oldu. (Reuters)
Daha çarpıcı veri ise Kpler tarafından derlenen rakamlarda ortaya çıkıyor.
Çin’in Hürmüz üzerinden aldığı petrol miktarı Nisan ayında günlük 648 bin varile kadar düştü. Oysa Ocak-Mart döneminde günlük ortalama 4,07 milyon varil seviyesindeydi. (Reuters)
Normal şartlarda böyle bir düşüşün Çin ekonomisinde ciddi enerji şokuna yol açması beklenirdi.
Ancak bu olmadı.
Çünkü Pekin uzun süredir farklı bir oyun oynuyordu.
Reuters’ın hazırladığı analizlerden biri Çin’in elindeki stokların yaklaşık yedi aylık ithalatı karşılayabilecek seviyeye ulaştığını ortaya koyuyor. (Reuters)
Bu rakamın önemi çoğu zaman gözden kaçıyor.
Çünkü Çin’in stratejik rezervleri yalnızca enerji güvenliği aracı değil.
Bunlar aynı zamanda jeopolitik sigorta poliçesi.
Batılı ülkeler enerji krizleri sırasında piyasalara güvenmeye çalışırken, Çin kriz çıkmadan önce fiziksel stok toplamayı tercih etti.
Özellikle Rus petrolü ve indirimli İran petrolü sayesinde son yıllarda rezervlerini sessizce büyüttü.
Bugün görünen tablo şu:
Hürmüz’den gelen petrol azalıyor.
Ancak Çin ekonomisi çalışmaya devam ediyor.
Aradaki farkı stoklar kapatıyor.
Batı’da Çin’in elektrikli araç hamlesi genellikle iklim politikası veya sanayi stratejisi olarak yorumlanıyor.
Ancak Hürmüz krizi başka bir ihtimali gündeme getiriyor.
Belki de elektrikli araç devrimi aynı zamanda bir ulusal güvenlik projesi.
Çin dünyadaki en büyük elektrikli araç filosunu kuruyor.
Petrol tüketimindeki büyüme yavaşlıyor.
Benzin talebi eskisi kadar hızlı artmıyor.
Sonuç olarak petrol arz şoklarının ekonomiye etkisi azalıyor.
Bu nedenle Pekin’in yenilenebilir enerji, batarya teknolojileri, nükleer santraller ve elektrikli araçlara yaptığı yatırımlar yalnızca çevreci tercihler olarak okunmamalı.
Bunlar aynı zamanda jeopolitik bağımsızlık yatırımları olabilir.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre Çin’in ham petrol ithalatı Mayıs ayında Mart ayına göre günlük yaklaşık 6 milyon varil daha düşüktü. Ajans bu düşüşün petrol fiyatlarının beklenenden daha düşük kalmasının önemli nedenlerinden biri olduğunu belirtiyor. (Reuters)
Başka bir ifadeyle Çin sadece kendi krizini yönetmiyor.
Aynı zamanda küresel petrol piyasasını da dengeliyor.
Financial Times’ın analizine göre mevcut kriz sırasında petrol stokları aylık yaklaşık 100 milyon varil hızla eriyor. Ancak Çin’in daha düşük talebi ve stratejik rezerv kullanımı fiyatların çok daha sert yükselmesini engelledi. (Financial Times)
Bu yüzden bugün piyasalarda görülen göreli sakinlik aslında kalıcı çözümden değil, geçici tamponlardan kaynaklanıyor.
Hayır.
Çin hâlâ kırılgan.
Reuters verilerine göre Asya’ya giden Amerikan petrolü rekor seviyelere çıkmış olsa da Hürmüz’den kaybedilen arzı telafi etmeye yetmiyor. (Reuters)
Ayrıca Çin’in enerji güvenliği sorunu tamamen çözülmüş değil.
The Diplomat’ın belirttiği gibi Pekin’in temel sorunu petrol bağımlılığı değil, kontrol edemediği deniz yollarına bağımlılığı. (thediplomat.com)
Hürmüz kapanabilir.
Malakka kapanabilir.
Yeni darboğazlar ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Çin’in enerji stratejisi tamamlanmış bir proje değil; devam eden bir dönüşüm.
Hürmüz Krizi bize petrol piyasalarından çok daha büyük bir hikâye anlatıyor.
Bu hikâye petrol fiyatlarından değil, güçten bahsediyor.
Çin son yirmi yıldır sessizce ABD merkezli enerji sistemine olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.
Stratejik rezervler.
Rus petrolü.
Kara boru hatları.
Elektrikli araçlar.
Nükleer enerji.
Yenilenebilir yatırımlar.
Bunların her biri ayrı politika gibi görünüyor.
Oysa Hürmüz Krizi gösteriyor ki bunlar muhtemelen aynı büyük stratejinin parçaları.
Petrol piyasası bugün İran’a bakıyor.
Pekin ise çok daha uzun vadeli bir sorunun peşinde:
“Bir gün Amerika’nın koruduğu enerji sistemine ihtiyaç duymadan büyüyebilir miyim?”
Hürmüz Krizi’nin ortaya çıkardığı en önemli gerçek belki de bu. Çin’in asıl enerji stratejisi petrol satın almak değil, enerji bağımlılığını jeopolitik bir silah olmaktan çıkarmak. (Reuters)