0,00₺ 0

Sepet

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Alışverişe devam et
The Economist

Amerika Orta Doğu sahnesinden çekilirken!…

Amerika Orta Doğu’da sıkışmış durumda. İran’la yürüttüğü savaştan çıkmak için önünde kolay bir seçenek yok. Ancak savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, aslında daha büyük bir dönüşümün habercisi olaca...
Hülya Kocaer
Eylül 27, 2026
Paylaş

Amerika Orta Doğu’da sıkışmış durumda. İran’la yürüttüğü savaştan çıkmak için önünde kolay bir seçenek yok. Ancak savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, aslında daha büyük bir dönüşümün habercisi olacak: Amerika’nın bölgeden geri çekilmesi ve burada kurduğu hegemonyadan vazgeçmesi.

Büyük güçlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladığı bir asır öncesinden bu yana ilk kez Orta Doğu’nun genel düzeni dışarıdan belirlenmeyecek. Peki bu durum, yeni bir hesaplaşma ve şiddet dalgasını mı tetikleyecek, yoksa bölge için yeni bir başlangıcın önünü mü açacak?

Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın üç büyük tek tanrılı dininin doğduğu bu coğrafya, bir felaketin ardından diğerine sürüklendi. Savaşta galip gelen güçlerin yanında mücadele eden Araplar, İngiltere’nin Irak, Ürdün ve Filistin’in kontrolünü ele geçirmesi, Fransa’nın ise Lübnan ve Suriye’ye el koymasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.

Sonraki dönemde Mısır lideri Cemal Abdül Nasır gibi milliyetçi liderler, Sovyet modelinden esinlenen ve ağır ekonomik sonuçlar doğuran politikaların etkisine girdi. Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad gibi diktatörlerin uyguladığı ağır baskı ve insan hakları ihlalleri, onların acımasız yönetimlerinin beslediği cihatçı hareketlerin şiddetiyle birleşti.

Üç savaş, sayısız gizli operasyon ve bitmek bilmeyen diplomasi girişiminin ardından Amerika’nın Orta Doğu’ya kendi düzenini dayatma çabası artık sona eriyor. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Amerika da bölgede varlığını sürdürecek. Çıkarlarını korumak için, terörle mücadele gibi gerekçelerle zaman zaman askeri güç kullanacak. Ancak artık bölgenin düzenini şekillendiren başlıca güç olmayı bırakacak.

Amerika’nın yaklaşan geri çekiliğinin işaretleri açıkça görülüyor. Üstelik Başkan Donald Trump, BM Genel Kurulu’nun yıllık toplantısını kullanarak İran’ı bir kez daha “yok etmekle” tehdit ederken bile.

Bunlardan ikisi özellikle dikkat çekiyor.

Amerika bu ayın başında, Kızıldeniz’de ticari gemileri tehdit eden Yemen’deki Husilere karşı Suudi Arabistan’la birlikte saldırı düzenlemeyi reddetti. Bunun yerine Suudilerin bilgisi dışında görüşmeler yaparak Amerikan gemilerinin saldırılardan muaf tutulmasını sağlamaya çalıştı.

Bu ilk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir. Fakat bir süper güç, isyancı bir milisle doğrudan anlaşma yapıyorsa, bunun anlamı açıktır: Artık bölgedeki yükümlülüklerini azaltmak istiyordur.

İkinci işaret, Amerika’nın Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltacağı beklentisi.

Barış dönemlerinde bölgede 19 üste 30-40 bin Amerikan askeri bulunuyor. Bunların sekizi kalıcı üs. Ancak savaş, bu üslerdeki birliklerin insansız hava araçları ve ucuz füzeler karşısında ne kadar savunmasız olduğunu ortaya çıkardı. Amerika bu nedenle uçak gemilerine ve Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssüne daha fazla bel bağlamak zorunda kaldı. Bazı uzmanlar, Amerikan güçlerinin İsrail ve Ürdün gibi birkaç noktada yoğunlaştırılmasını öneriyor.

Bu gelişme daha geniş bir stratejik değişimin parçası. NBC’nin bu ay yayımladığı bir habere göre Avrupa’dan da 25-40 bin Amerikan askerinin çekilmesi gündemde.

Trump yönetimi Amerika kıtasına daha fazla odaklanıyor. Güvenlik bürokrasisi ise giderek sertleşen Çin rekabetine hazırlanmak istiyor. Bu haftaki Trump-Şi Cinping görüşmesinin de gösterdiği gibi, iki ülke arasındaki ilişki temkinli bir birlikte yaşama ile açık çatışma arasında gidip geliyor.

Orta Doğu’daki savaşlar ise bu hedeflerin hiçbirine yardımcı olmuyor. Tam tersine Amerika’nın cephaneliklerini tüketiyor ve askeri gücünü Asya’dan uzaklaştırıyor.

Peki bütün bunlar ne uğruna?

Amerika 2020’ye kadar petrol ithalatçısıydı. Bugün ise dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri. Çin ise Körfez ülkelerinin en büyük müşterisi haline geldi. Süveyş Kanalı da Çin mallarının Avrupa pazarlarına taşındığı başlıca güzergâhlardan biri.

Bu tablo Çin’i, Amerika’nın bölgedeki politikalarından en fazla yararlanan dış güç haline getiriyor. Ancak Çin’in Orta Doğu’da Amerika’nın yerini alarak yeni hegemon güç olması pek olası değil. Amerika’nın bu konum için trilyonlarca dolar harcadığını ve binlerce askerini kaybettiğini görmüş durumda.

Bunun yerine bölgedeki güç boşluğunu doldurabilecek ağırlığa sahip üç ülke öne çıkıyor. Üstelik üçü de Arap değil.

En tehlikelisi İran.

Tahran’daki rejim çökerse Irak, Suriye ve Lübnan’daki nüfuzunu yeniden kurabilecek durumda olmayacak. Rejim ayakta kalırsa —ki bu daha olası görünüyor— savaş sırasında saldırdığı Körfez ülkelerine baskı uygulamaya ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak bunun karşılığında ekonomik ve siyasi kazanç elde etmeye çalışacak.

Yurtdışındaki milis ağlarını yeniden kurmaya da girişecek. Amerika açısından kırmızı çizgi olmaya devam edecek nükleer silah çalışmalarına yeniden başlaması da mümkün. Bu süreçte Rusya’nın desteğini alabilir.

İkinci bölgesel güç Türkiye.

Türkiye son yıllarda Arap ülkeleriyle ilişkilerini sessizce güçlendiriyor. Suriye’deki yeni yönetimin en önemli destekçilerinden biri haline geldi. Irak’la ticaret yolları, su kaynakları ve Kürt ayrılıkçılığıyla mücadele konusunda işbirliği yapıyor. Geçen ay Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir güvenlik anlaşması imzaladı.

Türkiye Müslüman Kardeşler’e destek verse de bölgesel politikalarında ideolojiden ziyade pragmatizme ağırlık veriyor. Savunma sanayisi ve inşaat şirketleri için yeni pazarlar yaratmaya çalışıyor.

Üçüncü güç ise bölgenin askeri ve istihbarat açısından en güçlü ülkesi İsrail.

7 Ekim 2023 saldırılarından sonra İsrail, kendisini tehdit edebilecek her türlü kapasiteyi ortadan kaldırmaya çalışan modern bir Sparta gibi görüyor. İbrahim Anlaşmaları sayesinde Birleşik Arap Emirlikleri ile yakın ilişkiler kurdu. Buna karşılık Filistinlilerle kapsamlı bir anlaşma ihtimali giderek zayıflıyor.

Bu üç ülkenin uzun süre barış içinde yaşaması zor.

İsrail ile Türkiye Suriye konusunda şimdiden karşı karşıya. İsrail ile İran arasında savaşın ardından kapanmamış hesaplar bulunuyor. İran ile Türkiye ise yüzyıllara uzanan bir imparatorluk rekabetinin mirasçıları.

Kaybedenler ise Arap ülkeleri.

Irak ve Suriye gibi ülkeler hâlâ iç savaşların yıkımından çıkmaya çalışıyor. Bir zamanlar Arap dünyasının doğal lideri olan Mısır, enerjisinin büyük bölümünü içerideki yolsuzluklara ve muhalefeti bastırmaya harcıyor.

Körfez monarşileri ise ekonomik büyümeyi öne çıkaran bir kalkınma modeline yöneldi. Amaç, ekonomik refahla ideolojik gerilimlerin etkisini azaltmak. Bu elbette olumlu bir gelişme. Ancak Körfez ülkelerinin ekonomik modeli hâlâ büyük ölçüde Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanıyor.

Birbirleriyle rekabet eden zengin Körfez ülkeleri Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki çekişme de bölgeye istikrarsızlık yayıyor. Belki de Amerika’nın bölgeden ayrılırken yapabileceği en faydalı şey, bu ülkelerin birlikte hareket etmesine yardımcı olmak olur.

Araplar, yüzyıllar önce bilim ve düşüncenin merkezi oldukları dönemde sahip oldukları ihtişamı yeniden kazanmanın özlemini uzun zamandır taşıyor.

Amerika’nın geri çekilmesi onlara bunun için bir fırsat sunabilir.

Ancak bölgeden ayrılan her hegemon güç, geride yarım kalmış planlar ve öngörülemeyen sonuçlar bıraktı. Ortadoğu’da hâlâ derin düşmanlıklar ve kapanmamış hesaplar var.

Bölgenin, şüphecilerin yanıldığını kanıtlaması kolay olmayacak.

2013’te Dr. Artunç Kocabalkan tarafından kurulan İFM Medya, finansal iletişim, araştırma, stratejik iletişim ve medya alanlarında entegre hizmet sunan uluslararası bir ajanstır.
destek@bsekonomi.com
Sosyal Medyada Bizi Takip Edin
© 2026 BS Ekonomi Tüm Hakları Saklıdır.
|
News & Media Platform, simplified
A Sound Fiction