
Trump hareketinin ideologlarından Steve Bannon, 2028’de Donald Trump’ın üçüncü kez başkan olabileceğini savunarak ABD Anayasası’nın 22. Değişikliği etrafında “bir plan” olduğunu öne sürdü.
Gazeteci Zanny Beddoes’un soruları, “halk iradesi–anayasa ruhu” gerilimini ve Trumpizm’in otoriterleşme eleştirilerini doğrudan gündeme taşıdı.
Söyleşi, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde Trump hareketinin kurumsal sınırları zorlayan çizgisini ve bunun piyasa–kurumlar üzerindeki risk algısını yeniden tartışmaya açtı.
ABD’de Trump hareketinin ideolojik omurgasını oluşturan isimlerden Steve Bannon, gazeteci Zanny Beddoes ile yaptığı söyleşide, 2028 seçimlerine dair son derece tartışmalı iddialar ortaya koydu. Bannon, açık biçimde Donald Trump’ın üçüncü bir dönem için yeniden başkan olacağını savunurken, ABD Anayasası’nın 22. Değişikliği’ne rağmen bunun mümkün olabileceğini ima etti.
Bannon’un sözleri, Trump hareketinin hukuki sınırları nasıl okuduğunu net biçimde ortaya koydu. “Trump 28’de Başkan olacak ve insanlar buna alışmalı. 22. Değişiklik mi? Bunun etrafından dolaşmanın birçok yolu var… uygun zamanda planı açıklayacağız ama bir plan var,” diyen Bannon, anayasal engelleri aşmaya yönelik hazırlıkların varlığını açıkça dile getirdi. Bu yaklaşım, Trumpizm’in seçim kazanmayı değil, iktidarı sürdürmeyi merkeze alan bir stratejiye evrildiği yorumlarını güçlendirdi.
Röportajın en dikkat çekici bölümlerinden biri, Trump’ın konumlandırılma biçimi oldu. Bannon, Trump’ı bir siyasetçiden çok tarihsel ve hatta metafizik bir figür olarak tanımladı: “Trump bir araçtır… ilahi takdirin bir aracıdır. Çok kusurludur ama ilahi iradenin bir enstrümanıdır.” Bu dil, Trump liderliğinin rasyonel politika tartışmasının ötesine taşındığını ve inanç temelli bir meşruiyet zemini inşa edildiğini gösterdi.
Zanny Beddoes ise söyleşi boyunca bu çerçeveyi zorlayan sorular yöneltti. Bir yandan Anayasa’nın “amaca uygun” olduğu iddiasını hatırlatırken, diğer yandan 22. Değişiklik’in açık yasağını gündeme getirdi. Beddoes’un “Bir yolunu bulsanız bile bu, değişikliğin ruhunu zedelemek olmaz mı?” sorusu, tartışmanın merkezine anayasal meşruiyet meselesini yerleştirdi. Beddoes, halk iradesi söyleminin, “yarı-diktatörlüğe dayanak oluşturan popülist bir gerekçeye” dönüşme riskine dikkat çekti.
Bannon ise bu eleştirileri reddederek Trump’ın bir diktatör olmadığı tezini savundu. Trump’ın sürekli taviz vermek ve müzakere etmek zorunda kaldığını ileri süren Bannon, Ukrayna’dan bütçe yasalarına kadar birçok örnekle bunu temellendirmeye çalıştı. Ancak Beddoes’un hatırlattığı temel çelişki ortada kaldı: “Son 20 dakikadır ‘diğer tarafı ezmeliyiz’ diyordunuz; şimdi bunun bir müzakere olduğunu söylüyorsunuz.” Bu ifade, Trump hareketinin söylemindeki sertlik ile pratikteki pazarlıklar arasındaki gerilimi görünür kıldı.
Bu röportaj yalnızca bir fikir alışverişi değil; ABD’de kurumsal çerçevenin geleceğine dair ciddi sinyaller barındırıyor. Anayasa’nın “halk iradesi” söylemiyle esnetilmesi, hukuk devleti algısı, siyasal risk primi ve kurumsal güven açısından doğrudan sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşım olarak okunuyor. Özellikle 2028’e giderken, bu söylemin piyasalar ve uluslararası yatırımcılar nezdinde öngörülebilirlik riskini artırma potansiyeli dikkat çekiyor.
Sonuç olarak Beddoes–Bannon söyleşisi, Trump hareketinin artık yalnızca seçim kazanmayı değil, anayasal sınırları yeniden tanımlamayı hedefleyen bir faza geçtiğini ortaya koydu. Bu çıkışlar, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde “Trumpizm”in yalnızca bir siyasi akım değil, sistemin kurallarıyla doğrudan çatışan bir güç olarak algılanmasına yol açıyor.