
Artunç Kocabalkan | BS Ekonomi | 20 Ekim 2026
Amerikan borsaları tarihi zirvelerine yaklaşırken şirketlerin çoğu kendi zirvelerinden çok uzakta. Yapay zekâ devleri endeksleri ayakta tutuyor, petrol enflasyonu besliyor, faiz beklentileri yükseliyor. Peki bu çelişki yeni bir yükselişin habercisi mi, yoksa finansal sistemde biriken kırılganlığın işareti mi?
Finans piyasalarının insanı en kolay yanılttığı dönemler, fiyatların yükseldiği dönemlerdir.
Çünkü yükselen fiyatlar bize yalnızca kazanç ihtimalini değil, ekonomik düzenin doğru çalıştığına ilişkin bir güven duygusunu da satar.
Oysa bir borsa endeksinin yükselmesiyle o borsadaki şirketlerin çoğunun değer kazanması aynı şey değildir.
Bugün Amerikan piyasalarında karşılaştığımız çelişki tam olarak bu.
The Kobeissi Letter’ın 19 Ekim 2026 tarihli analizinde aktardığı verilere göre S&P 500 endeksi tarihi zirvesine yaklaşık yüzde 2 uzaklıkta bulunuyor. Buna karşılık endeksteki şirketlerin yüzde 84’ü kendi tarihi zirvelerinden en az yüzde 10, yüzde 59’u ise en az yüzde 20 aşağıda işlem görüyor.
Daha da ilginci, şirketlerin yüzde 41’i zirvelerinden yüzde 30’dan fazla, yüzde 17’si ise yüzde 50’den fazla gerilemiş durumda.
Yani aynı piyasada iki ayrı gerçeklik yaşanıyor.
Endeks yatırımcısı yükseliş görüyor. Pek çok bireysel hisse yatırımcısı ise ciddi kayıplarla karşı karşıya.
Bu nedenle bugün Amerikan borsalarını anlamak için yalnızca S&P 500’ün seviyesine bakmak yeterli değil. Endeksi hangi şirketlerin taşıdığını, sermayenin nereye yöneldiğini ve yükselişin ne kadar geniş bir tabana yayıldığını incelemek gerekiyor.
Kobeissi’nin analizindeki en dikkat çekici bulgu, 30 Mart 2026 sonrasındaki yükselişin dağılımı.
Bu dönemde S&P 500 yaklaşık yüzde 23 yükselirken, kazancın yüzde 70’i yalnızca 10 şirketten gelmiş.
Nvidia tek başına endeks yükselişinin yaklaşık yüzde 13’ünü sağlamış. Micron, Apple ve Microsoft’un her biri yaklaşık yüzde 9 katkıda bulunmuş. AMD ve Alphabet de yükselişin önemli taşıyıcıları arasında yer almış.
Geriye kalan 490 şirketin toplam katkısı ise yalnızca yüzde 30.
Burada finansal piyasaların yapısına ilişkin önemli bir dönüşüm görüyoruz.
Sermaye artık ekonominin tamamına eşit biçimde dağılmıyor. Geleceğin teknolojik altyapısını kontrol edeceğine inanılan az sayıdaki şirkette yoğunlaşıyor.
Bu yoğunlaşmanın arkasında yapay zekâ yatırımları, yarı iletkenler, veri merkezleri, bulut bilişim ve dijital altyapı bulunuyor.
Fakat sermayenin belirli şirketlerde yoğunlaşması iki farklı biçimde yorumlanabilir.
Birinci yorum, piyasanın en verimli ve en güçlü şirketleri ödüllendirdiği yönünde.
İkinci yorum ise finansal sistemin giderek daha az sayıda şirketin performansına bağımlı hale geldiği.
Bana göre bu iki yorum birbirini dışlamıyor.
Yapay zekâ devleri gerçekten güçlü şirketler olabilir. Fakat onların güçlü olması, bu şirketlere yönelik yatırımcı beklentilerinin her zaman doğru fiyatlandığı anlamına gelmez.
Bir şirketin geleceği çok parlak olabilir. Aynı şirketin hissesi, o geleceğe ilişkin beklentiler nedeniyle pahalı da olabilir.
İyi şirket ile iyi yatırım arasındaki ayrımı kaybettiğimiz anda piyasanın en tehlikeli yanılgılarından birine düşeriz.
Kobeissi’nin çizdiği makroekonomik tablo da en az hisse piyasasındaki ayrışma kadar dikkat çekici.
Analizde Brent petrolün 106 dolar civarında bulunduğu, dizel fiyatlarının yılın başındaki dip seviyelerine göre yüzde 80’in üzerinde yükseldiği belirtiliyor.
İran savaşı ve enerji arzındaki bozulmalar küresel enflasyon baskısını artırırken, Amerikan Merkez Bankası’nın faiz patikasına ilişkin beklentiler de değişmiş durumda.
2026 başında piyasa üç faiz indirimi bekliyordu. Analize göre bugün ise Eylül ayında gerçekleştiği belirtilen artışın ardından Haziran 2027’ye kadar üç ek faiz artışı fiyatlanıyor.
Başlangıçtaki beklentiyle karşılaştırıldığında bu, faiz görünümünde toplam 175 baz puanlık bir değişim anlamına geliyor.
Normal şartlarda yükselen enerji maliyetleri, artan finansman giderleri ve sıkılaşan para politikası hisse senedi değerlemeleri üzerinde baskı yaratır.
Çünkü gelecekte elde edilecek şirket kârlarının bugünkü değeri, iskonto oranları yükseldikçe azalır.
Ancak burada farklı bir dinamik çalışıyor.
Yapay zekâ yatırımlarının yarattığı büyüme beklentileri, para politikasındaki sıkılaşmanın olumsuz etkisini bazı büyük şirketler açısından dengeliyor.
Bu nedenle piyasada tek bir ekonomik döngü değil, birbirinden ayrışan iki döngü görüyoruz.
Bir tarafta yüksek faiz, pahalı enerji ve zorlanan geleneksel sektörler var.
Diğer tarafta yüksek yatırım harcamaları, teknolojik verimlilik beklentileri ve olağanüstü büyüme potansiyeli bulunan şirketler.
Amerikan borsasının bugünkü görüntüsü bu iki dünyanın aynı endekste buluşmasından kaynaklanıyor.
Kobeissi’nin iyimserliğinin temelinde şirket kârları bulunuyor.
Analizde S&P 500 şirketlerinin 2026 ikinci çeyreğinde yüzde 52’lik harmanlanmış kâr büyümesi gerçekleştirdiği ileri sürülüyor.
Nvidia örneği özellikle önemli.
Kobeissi’ye göre şirketin hisse fiyatı son 12 ayda yüzde 21 yükselmesine rağmen fiyat/kazanç oranı yüzde 46 gerilemiş. İleriye dönük fiyat/kazanç oranı yaklaşık 24 seviyesinde bulunurken S&P 500 genelinde bu oran yaklaşık 22.
Bu karşılaştırmadan hareketle büyük teknoloji şirketlerinin geçmişe göre daha makul değerlemelere sahip olduğu savunuluyor.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var.
Fiyat/kazanç oranının düşmesi, mutlaka hissenin ucuzladığı anlamına gelmez. Şirketin kârının artması, hisse fiyatı yükselirken bile çarpanın gerilemesine neden olabilir.
Üstelik ileriye dönük çarpanlar gerçekleşmiş kârlara değil, gelecekte elde edilmesi beklenen kârlara dayanır.
Dolayısıyla Nvidia’nın 24 çarpanla işlem görmesi tek başına ucuzluk kanıtı değildir.
Önemli olan, gelecek yıllara ilişkin kâr tahminlerinin ne ölçüde gerçekleşeceğidir.
Yapay zekâ altyapısına yapılan devasa yatırımların ekonomik karşılığı oluşursa bugünkü değerlemeler haklı çıkabilir.
Ancak yatırım harcamalarının büyüme hızı yavaşlar, müşterilerin harcama kapasitesi azalır veya rekabet kâr marjlarını daraltırsa bugünkü beklentiler yeniden fiyatlanır.
Teknoloji devleri için temel risk yalnızca faizlerin yükselmesi değil, geleceğe ilişkin kâr beklentilerinin gereğinden fazla iyimser olmasıdır.
Burada tarihsel bir ayrım yapmak gerekiyor.
İnternetin dünyayı değiştireceği düşüncesi 1990’ların sonunda doğruydu. Ancak bu doğruluk, teknoloji şirketlerinin bütün fiyatlarını haklı çıkarmıyordu.
İnternet devrimi gerçekleşti. Buna rağmen 2000 yılında teknoloji hisselerini satın alan çok sayıda yatırımcı büyük kayıplar yaşadı.
Benzer biçimde yapay zekânın üretim süreçlerini, iş gücü piyasasını, enerji tüketimini ve şirketlerin rekabet gücünü değiştirmesi son derece güçlü bir olasılık.
Ancak teknolojik dönüşümün kaçınılmazlığı, borsadaki yükselişin kesintisiz devam edeceğini garanti etmiyor.
Ekonomik tarih bize teknolojik ilerleme ile finansal getiri arasında her zaman doğrusal bir ilişki bulunmadığını gösteriyor.
Bugün yatırımcıların karşı karşıya olduğu soru yapay zekânın başarılı olup olmayacağıyla sınırlı değil.
Asıl değerlendirilmesi gereken, bu başarının ne kadarının bugünden hisse fiyatlarına yansıtıldığıdır.
Kobeissi’nin 2027 için kurduğu iyimser senaryonun merkezinde jeopolitik normalleşme bulunuyor.
Bu senaryoya göre İran savaşının sona ermesi veya enerji arzındaki bozulmanın hafiflemesi petrol fiyatlarını aşağı çekebilir.
Petrol fiyatlarının düşmesi enflasyon beklentilerini rahatlatabilir. Böyle bir gelişme Fed’in faiz artışı ihtiyacını azaltabilir ve zaman içinde yeniden faiz indirimi beklentilerini güçlendirebilir.
Daha düşük iskonto oranları teknoloji şirketlerinin değerlemelerini desteklerken, enerji maliyetlerindeki gerileme geleneksel sektörlerin kârlılığını iyileştirebilir.
Bu durumda yalnızca birkaç teknoloji devinin değil, daha geniş bir şirket grubunun yükseldiği bir borsa ortamı oluşabilir.
Fakat bu zincirin her halkası koşulludur.
Savaşın sona ermesi petrolün mutlaka hızla düşeceği anlamına gelmez. Petrolün düşmesi de Fed’in otomatik olarak faiz indireceğini göstermez.
Hizmet enflasyonu, ücret artışları, bütçe açıkları ve tahvil piyasasının davranışı para politikasını etkilemeye devam edecektir.
Üstelik jeopolitik risklerin azalmasıyla ekonomik büyümenin hızlanması, bazı koşullarda uzun vadeli tahvil faizlerini yeniden yükseltebilir.
Bu nedenle 2027 için tek bir yükseliş senaryosuna bağlanmak yerine farklı olasılıkları birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Enerji fiyatları geriler, enflasyon beklentileri iyileşir ve Fed daha az sıkı bir para politikasına yönelir.
Bu durumda teknoloji hisselerindeki yükselişe sanayi, finans, tüketim ve küçük ölçekli şirketler de katılabilir.
S&P 500 yükselirken eşit ağırlıklı endeksin de güçlenmesi, piyasanın daha sağlıklı bir yapıya kavuştuğunu gösterebilir.
Doların faiz avantajı zayıflayabilir. Altın, düşen reel faizlerden destek bulabilir. Petrol ise jeopolitik risk priminin azalmasıyla baskı altında kalabilir.
Enerji fiyatları yüksek kalır, Fed sıkı duruşunu sürdürür, ancak büyük teknoloji şirketleri güçlü kâr üretmeye devam eder.
Bu durumda S&P 500 yeni zirvelere ulaşabilir. Buna karşılık endeksteki şirketlerin çoğu aynı performansı gösteremeyebilir.
Yükselişin birkaç şirket tarafından taşınması devam eder.
Böyle bir piyasada endeks getirisiyle bireysel hisse getirisi arasındaki fark büyüyebilir.
Dolar, yüksek faiz ortamından destek alabilir. Altın üzerinde reel faiz baskısı oluşabilir; jeopolitik belirsizlik ise bu baskıyı dengeleyebilir.
Enerji maliyetleri yüksek kalırken şirketlerin büyüme beklentileri aşağı yönlü revize edilir.
Yapay zekâ yatırımlarının getirisi sorgulanmaya başlanır veya büyük teknoloji şirketlerinin kâr artışları beklentilerin altında kalır.
Bu durumda endeksi taşıyan şirketlerde yaşanacak değer kaybı, diğer sektörler zaten zayıf olduğu için endeks üzerinde güçlü bir aşağı yönlü etki yaratabilir.
Riskten kaçış dolar ve güvenli kabul edilen devlet tahvillerine talebi artırabilir. Ancak enflasyon kaynaklı bir satış dalgasında tahvillerin de baskı altında kalabileceği unutulmamalıdır.
Altın ise bu senaryoda hem güvenli liman talebinden hem de likidite ihtiyacından etkilenebilir.
2027’ye giderken yalnızca hisse senedi endekslerini izlemek yeterli olmayacak.
Petrol, küresel enflasyonun ve jeopolitik riskin önemli göstergelerinden biri olmayı sürdürecek.
Amerikan 10 yıllık tahvil faizi, piyasaların uzun vadeli enflasyon ve finansman koşullarına ilişkin değerlendirmesini yansıtacak.
Dolar endeksi, Amerikan faiz politikasının diğer büyük ekonomilerle arasındaki farktan ve küresel risk iştahından etkilenecek.
Altın ise reel faizler, merkez bankası talebi, jeopolitik riskler ve para sistemine duyulan güven arasında şekillenecek.
Özellikle Japonya’yı da bu denklemin dışında bırakamayız.
Japon tahvil faizlerinin yükselmesi, yenin güçlenmesi veya Japonya Merkez Bankası’nın para politikasında daha hızlı normalleşmeye gitmesi, küresel taşıma işlemlerinin çözülmesine neden olabilir.
Bu da Amerikan teknoloji hisselerinden gelişmekte olan ülke varlıklarına kadar geniş bir alanda likidite baskısı yaratabilir.
Dolayısıyla Fed’in politikası kadar Japonya’nın küresel sermaye akımları üzerindeki etkisi de yakından izlenmeli.
Türkiye açısından mesele yalnızca Amerikan borsalarının yükselip yükselmeyeceği değil.
Küresel sermayenin risk alma kapasitesi, enerji fiyatları ve doların yönü Türkiye’deki finansal koşulları doğrudan etkiliyor.
Petrol fiyatlarının düşmesi, diğer koşullar sabitken Türkiye’nin enerji ithalat faturasını hafifletebilir ve enflasyon üzerinde olumlu etki yaratabilir.
Amerikan faizlerinin gerilemesi, gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarını destekleyebilir.
Ancak küresel teknoloji hisselerindeki sert bir düzeltme, risk iştahının azalması yoluyla Türkiye gibi piyasalarda da satış baskısı oluşturabilir.
BIST açısından bu nedenle yalnızca küresel endekslerin seviyesine değil, yabancı sermaye akımlarına, şirket kârlılıklarına, bankacılık sektörüne, finansman koşullarına ve yerel yatırımcı davranışına birlikte bakmak gerekiyor.
Amerikan borsasında yaşanan yoğunlaşma bize Türkiye için de önemli bir ders veriyor:
Endeksin performansı, piyasanın tamamının sağlığını ölçmeye yetmez.
Kobeissi, Amerikan borsalarındaki bu yapıyı boğa piyasasının içindeki ayı piyasası olarak tanımlıyor.
Bu tanım, yaşanan ayrışmayı anlatmak bakımından güçlü.
Ancak aynı verilerden mutlaka yeni ve büyük bir yükseliş çıkacağı sonucuna ulaşmak mümkün değil.
Piyasa genişliğinin zayıflığı gelecekte toparlanma potansiyeli yaratabileceği gibi, mevcut yükselişin kırılganlığını da artırabilir.
Bu iki ihtimal arasındaki farkı şirket kârlarının sürdürülebilirliği, sermaye maliyeti ve likidite koşulları belirleyecek.
Bana göre önümüzdeki dönemin en önemli sorusu S&P 500’ün 8.000 veya 9.000 puana ulaşıp ulaşmayacağı değil.
Sermayenin neden giderek daha az sayıda şirkete yöneldiği ve bu yoğunlaşmanın ekonomik sistemin geri kalanı açısından ne ifade ettiği.
Çünkü finansal piyasalarda fiyat, ekonominin tamamını temsil etmek zorunda değildir.
Bazen yükselen endeksler büyüyen refahı gösterir.
Bazen de büyümenin ve finansal gücün giderek daha dar bir alanda toplandığını.
2027’ye giderken anlamamız gereken, yalnızca hangi varlıkların değer kazanacağı değil; yükselişin kimleri geride bıraktığıdır.
Ve belki de bugünün en önemli yatırım disiplini, piyasanın yükseldiği dönemlerde bile yükselişin niteliğini sorgulayabilmektir.
Kaynak: The Kobeissi Letter, Ekim 2026, “Bull-Bear Market” analizi. Makalede aktarılan piyasa istatistikleri ve değerleme oranları kaynak kuruluşun hesaplamalarına dayanmaktadır; bağımsız olarak doğrulanmış güncel fiyat verileri olarak değerlendirilmemelidir. Senaryo analizleri ve yorumlar BS Ekonomi’ye aittir.
Yasal uyarı: Bu içerik yalnızca genel ekonomik değerlendirme, eğitim ve bilgilendirme amacı taşır. Yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Herhangi bir finansal varlık için kişiye özel alım-satım önerisi veya getiri garantisi içermez.