

Daron Acemoğlu’nun yeni kitabı yalnızca liberal demokrasiyi tartışmıyor. Piyasanın teknoloji, yapay zekâ ve refah konusunda yıllardır anlattığı hikâyenin merkezine bir soru işareti koyuyor: Teknolojik ilerlemenin kazancını kim alacak?
The Economist’in Daron Acemoğlu’na yönelik son derece sert eleştirisi sürpriz değil.
Hatta buna yalnızca “kitap eleştirisi” demek meseleyi küçültüyor.
Çünkü tartışmanın altında çok daha büyük bir ideolojik ve iktisadi çatışma var.
Acemoğlu’nun yeni kitabı What Happened to Liberal Democracy? — Remaking a Politics of Shared Prosperity, liberalizmi ortadan kaldırmayı önermiyor.
Tam tersine onu kurtarmaya çalışıyor.
Fakat bunu yaparken liberal düzenin son kırk yıldaki en önemli varsayımlarından birine meydan okuyor:
Piyasa, teknoloji ve inovasyon bizi kendiliğinden daha müreffeh bir dünyaya götürür mü?
Acemoğlu’nun cevabı giderek daha net:
Hayır.
1980’lerden itibaren hâkim olan piyasa liberalizminin teknoloji hikâyesi kabaca şöyleydi:
İnovasyon → verimlilik → ekonomik büyüme → yükselen ücretler → daha yüksek toplumsal refah.
Teknoloji şirketleri büyür.
Sermaye yeni teknolojilere akar.
Verimlilik yükselir.
Ekonomi büyür.
Ve sonunda büyüyen pastadan herkes payını alır.
Bu düşüncenin arkasında piyasanın kaynakları merkezi bir otoriteden daha etkin dağıtacağı varsayımı vardır.
Acemoğlu ise bu zincirin ortasına çok önemli bir değişken koyuyor:
GÜÇ.
Çünkü teknoloji ekonomik değer yaratabilir.
Ama yaratılan değerin kimin cebine gireceğine teknoloji karar vermez.
Bunu kurumlar, mülkiyet yapısı, sermaye-emek dengesi, siyasal güç ve piyasanın mevcut iktidar ilişkileri belirler.
Dolayısıyla:
Teknolojik ilerleme ≠ toplumsal ilerleme.
Bu ayrım Acemoğlu’nun Simon Johnson ile yazdığı Power and Progress kitabında zaten vardı.
Yeni kitapta ise mesele teknolojiden çıkıp liberal demokrasinin geleceğine bağlanıyor.
Bugün herkes aynı soruları soruyor:
ChatGPT ne kadar gelişecek?
Robotlar hangi işleri yapacak?
AI verimliliği ne kadar artıracak?
Bunlar önemli.
Ama Acemoğlu başka bir soru soruyor:
AI’nın yarattığı verimliliğin sahibi kim olacak?
Eğer bir şirket AI sayesinde 10.000 kişinin yaptığı işi 2.000 kişiyle yapabiliyorsa ortaya muazzam bir verimlilik artışı çıkabilir.
Fakat bundan şu sonuç otomatik olarak çıkmaz:
Toplum daha zenginleşti.
Şirketin kârı artabilir.
Hisse fiyatı yükselebilir.
Şirket sahipleri zenginleşebilir.
AI altyapısını kontrol eden teknoloji oligopolleri daha da güçlenebilir.
Fakat aynı anda çalışanların pazarlık gücü ve milli gelirden aldıkları pay azalabilir.
İşte Acemoğlu’nun itirazı burada.
AI’nın ekonomik başarısını yalnızca ne kadar insanın yerini aldığıyla ölçerseniz yanlış teknolojiye yatırım yapabilirsiniz.
Alternatif olarak AI insanı ortadan kaldırmak yerine insanın yeteneğini artırabilir.
Acemoğlu buna uzun süredir “pro-worker AI” yaklaşımıyla dikkat çekiyor.
WORKING-CLASS LIBERALISM.
Türkçesiyle:
İşçi sınıfı liberalizmi.
İlk duyduğunuzda neredeyse oksimoron gibi geliyor.
Ama kitabı, Acemoğlu’nun son dönem yazılarını ve konuşmalarını birlikte değerlendirdiğinizde kavramın neden özellikle seçildiği anlaşılıyor.
Acemoğlu liberalizmi terk etmiyor.
Liberalizmin çalışan sınıflarla kopan bağını yeniden kurmaya çalışıyor.
Mesajı kabaca şu:
Liberal demokrasi yalnızca bireysel özgürlükleri koruyan bir sistem olarak yaşayamaz. İnsanların ekonomik sistem içerisinde güç sahibi olduklarını da hissetmeleri gerekir.
Bunun anlamı yalnızca gelir transferi değildir.
Çalışanın pazarlık gücü.
Yerel toplulukların gücü.
Siyasal katılım.
Eğitim.
Teknolojinin yönlendirilmesi.
Ve gerektiğinde kamusal müdahale.
Hepsi aynı denklemin parçalarıdır.
The Economist’in Acemoğlu hakkındaki başlığı bile dikkat çekiciydi:
“The world’s most influential economist is oddly unconvincing.”
Yani:
“Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil.”
Bu sıradan bir kitap değerlendirmesinin dili değil.
Eleştiri önce Acemoğlu’nun akademik mirasına yöneliyor.
Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un kurumların ekonomik kalkınmadaki rolüne ilişkin çalışmalarının iktisat üzerinde olağanüstü etkisi olduğunu kabul ediyorlar.
Ardından temel soruyu soruyorlar:
“İyi kurumlar zenginlik yaratır” demek gerçekten ne kadar açıklayıcı?
Kurum kavramı kuralları, normları, hukuku, devlet kapasitesini ve siyasi düzeni kapsayacak kadar genişletildiğinde teori fazlasıyla esnek hale gelebilir.
Çin ise bunun en rahatsız edici örneklerinden biridir.
Acemoğlu’nun terminolojisiyle oldukça “extractive” sayılabilecek bir siyasal sistem, onlarca yıl olağanüstü ekonomik büyüme gerçekleştirebildi.
Dolayısıyla The Economist’in itirazının akademik bir tarafı kesinlikle var.
Bunu görmezden gelmemek gerekir.
Fakat yazı bununla kalmıyor.
Acemoğlu’nun güncel siyasi ve ekonomik fikirlerinin bir kısmını bir sosyal bilim devi için şaşırtıcı derecede “underwhelming”, yani beklentinin altında buluyor.
Ve tartışma sonunda AI’ya geliyor.
Çünkü Acemoğlu’nun söylediği şey aslında radikal görünmüyor:
AI insanlara hizmet etsin.
Teknoloji çalışanların üretkenliğini yükseltsin.
Büyümenin kazançları daha geniş kesimlere dağılsın.
Buna kim karşı çıkabilir?
Fakat sorun zaten burada.
Çünkü bu hedefleri gerçekten gerçekleştirmek istiyorsanız bir sonraki soruyu sormanız gerekiyor:
Nasıl?
Ve “nasıl?” sorusunun cevabı bizi doğrudan piyasanın güç ilişkilerine götürüyor.
AI yatırımlarını kim yapıyor?
Algoritmaları kim kontrol ediyor?
Verinin sahibi kim?
Hesaplama gücünün sahibi kim?
Enerji altyapısını kim kontrol ediyor?
Patentlerin sahibi kim?
Sermaye kazancını kim topluyor?
Ve teknoloji hangi işleri otomatikleştireceğine nasıl karar veriyor?
Burada artık teknoloji tartışmıyoruz.
İktidar tartışıyoruz.
Mariana Mazzucato yıllardır devletin yalnızca piyasanın başarısız olduğu yerde ortaya çıkan bir tamirci olarak görülmesine karşı çıkıyor.
Devlet yalnızca piyasayı düzeltmez.
Piyasayı şekillendirebilir.
Acemoğlu’nun çıkış noktası farklı.
Onun merkezinde kurumlar ve güç dengeleri var.
Fakat AI çağında iki yaklaşım birbirine yaklaşıyor.
Çünkü ikisi de aynı temel varsayıma karşı çıkıyor:
Teknolojinin yönünü piyasa belirlesin; sonuçta toplum zaten kazanacaktır.
Hayır.
Teknolojinin yönü politik bir tercihtir.
Ve teknolojinin yarattığı refahın paylaşılması da politik ve kurumsal bir meseledir.
Bence tartışmanın en ilginç tarafı burada.
Yanis Varoufakis yıllardır kapitalizmin teknoloji şirketleri tarafından başka bir sisteme dönüştürüldüğünü söylüyor.
Technofeudalism diyor.
Bu görüşe katılırsınız veya katılmazsınız.
Ama Varoufakis sistemin dışından konuşuyor.
Acemoğlu öyle değil.
MIT’nin merkezinden konuşuyor.
Nobel Ekonomi Ödülü sahibi.
Çağdaş ana akım iktisadın en etkili akademisyenlerinden biri.
Piyasayı kaldırmayı önermiyor.
Kapitalizmi yıkmayı önermiyor.
Özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı önermiyor.
Tam tersine:
Liberal demokrasiyi kurtarmaya çalışıyor.
Fakat kurtarmanın yolunun mevcut güç ilişkilerini değiştirmekten geçtiğini söylüyor.
İşte mızrak tam burada saplanıyor.
Önümüzdeki on yılda AI gerçekten olağanüstü bir verimlilik artışı yaratabilir.
ABD ekonomisi büyüyebilir.
Nvidia, Microsoft, Alphabet ve diğer teknoloji şirketlerinin değerleri daha da yükselebilir.
Borsalar yeni rekorlar kırabilir.
GSYH büyüyebilir.
Ama aynı dönemde ücretlerin milli gelir içerisindeki payı düşebilir.
Orta sınıf küçülebilir.
Servet birkaç şirket ve birkaç milyon insanın elinde daha fazla yoğunlaşabilir.
Çalışanların ekonomik ve siyasal pazarlık gücü gerileyebilir.
Böyle bir dünyada şu paradoks ortaya çıkar:
Ekonomi büyürken liberal demokrasi küçülebilir.
Acemoğlu’nun yeni kitabının asıl önemi burada.
Mesele kapitalizmin çöküp çökmeyeceği değil.
Çok daha rahatsız edici bir soru:
Kapitalizm mükemmel çalışırken liberal demokrasi bozulabilir mi?
Eğer AI çağında üretkenlik kazançları çok küçük bir grubun elinde yoğunlaşırsa cevap ne yazık ki evet olabilir.
Bu nedenle “işçi sınıfı liberalizmi” ilk duyulduğunda garip gelen ama üzerinde düşününce oldukça güçlü bir kavram.
Acemoğlu liberalizmin karşısına işçi sınıfını koymuyor.
Tam tersini söylüyor:
Çalışan sınıfları yeniden sistemin ekonomik ve siyasal ortağı yapmadan liberalizmi kurtaramazsınız.
The Economist ile Acemoğlu arasındaki gerçek tartışma da burada başlıyor.
Teknolojinin ne yapabileceğini konuşmayı bırakıp teknolojinin kimin için çalışacağını konuşmaya başlamamız gerekiyor.
Çünkü AI çağının en önemli ekonomik denklemi belki de şudur:
Verimlilik ≠ Refah
Verimlilik + Gücün paylaşılması = Refah
Acemoğlu’nun The Economist’i rahatsız eden tarafı AI konusunda kötümser olması değil.
Piyasanın kendi başına bu ikinci denklemi kuracağına inanmaması.
Ve bunun Viral X ayağını daha sert kurardım:
The Economist, Acemoğlu’na neden bu kadar sert saldırdı?
Çünkü Acemoğlu artık AI tartışmasında çok rahatsız edici bir soru soruyor:
“Verimlilik artacak mı?” değil,
“Artan verimliliğin sahibi kim olacak?”
AI ekonomiyi büyütebilir.
Borsaları uçurabilir.
Teknoloji şirketlerini trilyonlarca dolar daha zenginleştirebilir.
Ama aynı anda çalışanların milli gelirden aldığı payı ve siyasal gücünü azaltabilir.
Yani:
Ekonomi büyürken liberal demokrasi küçülebilir.
Acemoğlu’nun “working-class liberalism” dediği şey tam burada devreye giriyor:
Kapitalizmi yıkmak değil; çalışanları yeniden sistemin ekonomik ve siyasal ortağı yapmak.
Varoufakis bunu söylediğinde şaşırmazsınız.
Ama bunu MIT’den, Nobel ödüllü Daron Acemoğlu söylediğinde iş değişiyor.
Çünkü mızrak sistemin dışından değil, tam merkezinden geliyor.
AI çağının sorusu teknoloji değil.
GÜÇ.
Teknolojiyi kim kontrol edecek?
Kazancı kim alacak?
Ve sonunda insan mı AI için çalışacak, AI mı insan için?
Asıl kavga şimdi başlıyor.