
Japonya’dan gelen sinyali yalnızca “Nikkei düştü” diye okumayın.
Asıl hikâye hisse senetlerinde değil. Tahvil piyasasında.
18 Ağustos’ta Nikkei 225 yaklaşık %2,5 geriledi. Aynı anda Japonya’nın 10 yıllık devlet tahvili faizi yaklaşık %2,95’e çıkarak yaklaşık 30 yılın en yüksek seviyelerine ulaştı.
Ve işte küresel piyasalar açısından tehlikeli olan kombinasyon bu:
Japon hisseleri ↓
Japon tahvilleri ↓
Tahvil faizleri ↑
ABD uzun vadeli tahvil faizleri ↑
Bu, sıradan bir Tokyo düzeltmesinden çok daha önemli olabilir.
On yıllardır Japonya dünyanın en ucuz finansman kaynaklarından biriydi.
Sıfıra yakın yen faiziyle borçlan.
Sonra o parayla:
ABD tahvili,
Amerikan hissesi,
teknoloji hissesi,
gelişmekte olan ülke varlıkları
ve başka yüksek getirili enstrümanlar satın al.
Bunun adı yen carry trade.
Fakat Japonya’daki faiz rejimi değişirse matematik de değişir.
Japon yatırımcı artık kendi ülkesindeki tahvilden anlamlı getiri elde edebiliyorsa, neden döviz riskini ve hedge maliyetini üstlenerek ABD tahvili taşımaya devam etsin?
İşte küresel piyasanın sorması gereken soru bu.
Evet, azaltıyor. Ama “tüm tahvilleri panikle satıyor” demek doğru değil.
ABD Hazine Bakanlığı verilerine göre Japonya’nın Treasury portföyü Haziran ayında %2,3 azalarak yaklaşık 1,116 trilyon dolara geriledi.
Buna rağmen Japonya hâlâ dünyanın en büyük yabancı ABD Hazine tahvili sahibi.
Daha önemlisi, yabancıların toplam Treasury pozisyonu da Haziran’da 9,371 trilyon dolardan 9,299 trilyon dolara düştü.
Satışta Japonya yalnız değil:
Japonya satıyor.
İngiltere azaltıyor.
Çin azaltıyor.
Çin’in portföyü Haziran’da yaklaşık 633 milyar dolara gerileyerek 2008’den beri en düşük seviyeye indi.
Dolayısıyla mesele “Japonya bugün bütün tahvillerini satıyor” değil.
Mesele çok daha büyük:
ABD’nin en büyük yabancı finansörlerinden bazıları aynı anda eskisi kadar ABD tahvili istemezse ne olacak?
Bugün küresel tahvil piyasasının verdiği mesaj sert.
30 yıllık ABD Treasury getirisi yaklaşık %5,33 ile 2007’den beri görülmeyen seviyelere çıktı.
Japon tahvil faizleri yaklaşık 30 yılın zirvesinde.
Alman ve Fransız uzun vadeli tahvil faizleri de yılların en yüksek seviyelerine çıktı.
Bunun arkasında üç büyük güç var:
Petrol + kamu borcu + AI sermaye harcamaları.
Petrol yeniden 90 doların üzerinde.
Devletlerin borçlanma ihtiyacı büyüyor.
Üstelik AI devrimi yalnızca çip değil; veri merkezi, elektrik, şebeke ve devasa sermaye yatırımı gerektiriyor.
Barclays, 2026 yatırım yapılabilir şirket tahvili ihracının 1,9 trilyon dolar ile rekor kırabileceğini öngörüyor.
Yani dünyada tahvil arzı büyürken tahvil talebinin en önemli kaynaklarından biri olan Japon sermayesinin eve dönme ihtimali ortaya çıkıyor.
Bu çok önemli.
Piyasanın yıllardır temel sorusu şuydu:
Fed faiz indirecek mi?
Belki artık yanlış soruyu soruyoruz.
Doğru soru şu olabilir:
Japon sermayesi Amerika’yı finanse etmeye aynı ölçüde devam edecek mi?
Çünkü Japon tahvil getirileri yükseldikçe Japon sigorta şirketleri, bankaları ve emeklilik fonlarının yabancı tahvil tutmasının fırsat maliyeti artıyor.
Reuters’ın bugün dikkat çektiği risk tam olarak bu: Japon getirilerinin daha cazip hale gelmesi, Japon yatırımcıların sermayeyi ülkeye geri getirmesine ve gelecekte ABD tahvillerine olan talebin zayıflamasına yol açabilir.
Böyle bir süreç hızlanırsa zincir basit:
Treasury satışı → tahvil fiyatı düşer → ABD faizi yükselir → iskonto oranı yükselir → yüksek değerlemeli hisseler baskılanır.
Ve ilk bakılacak yer doğal olarak Nasdaq ve AI hisseleri olur.
Çünkü Japonya büyük bir enerji ithalatçısı.
Brent bugün yeniden yaklaşık 91 dolar civarında.
Petrol yükseldiğinde Japonya’nın ithalat faturası büyüyor.
Enflasyon baskısı artıyor.
BOJ üzerindeki faiz artırma baskısı güçleniyor.
Japon faizleri yükseliyor.
Carry trade’in cazibesi azalıyor.
Dolayısıyla İran-Ortadoğu-petrol hikâyesi ile Japon tahvil piyasası aslında birbirinden bağımsız değil.
Petrol → Japon enflasyonu → BOJ → JGB faizi → yen carry trade → Treasury → Nasdaq.
Bugün piyasanın gerçek transmisyon hattı bu olabilir.
Çünkü sorun yalnızca enflasyon değil.
Sorun devlet borcunun fiyatlandırılması.
ABD’nin borçlanma ihtiyacı büyürken Japonya ve Çin gibi büyük yabancı yatırımcıların Treasury talebi azalırsa, piyasalar giderek daha yüksek faiz talep eder.
Bu noktada altının rakibi yalnızca faiz değildir.
Altın aynı zamanda şu sorunun hedge’i haline gelir:
“Devlet tahvilleri gerçekten dünyanın risksiz varlığı olmaya devam ediyor mu?”
Bu nedenle altının yükselişini yalnızca Fed faiz indirimi beklentisi üzerinden okumak giderek yetersiz kalıyor.
Bugünkü hareket için “Japonya çöktü” demek erken.
Nikkei’nin yaklaşık %2,5 düşmesi tek başına küresel kriz değildir.
Ama Japon tahvil faizlerinin yaklaşık 30 yılın zirvesine çıkması başka bir şeydir.
Çünkü 30 yıldır küresel finans sisteminin görünmeyen motorlarından biri ucuz Japon parasıydı.
Şimdi Japon parası artık eskisi kadar ucuz olmayabilir.
Japon sermayesi eve dönmeye başlarsa mesele Tokyo Borsası’nın bugün kaç puan düştüğü değildir.
Mesele:
Amerika’nın borcunu kim satın alacak?
Ve bunun hemen arkasından gelen soru:
O borcu satın almak için dünya %5, %5,5, hatta daha yüksek faiz isterse 30–40 F/K ile işlem gören teknoloji hisselerini kim hangi değerlemeden satın alacak?
Bence piyasanın yeni fay hattı burada.
Japonya’yı izleyin.
Ama Nikkei’den önce JGB’yi izleyin.
JGB’den sonra Treasury’yi.
Treasury’den sonra Nasdaq’ı.
Ve bütün sistemin sigortası olarak altını.