
Dr. Artunç Kocabalkan | BS Ekonomi
Türkiye ekonomisinde tartışmanın ekseni değişiyor.
Bir yıl önce soru şuydu:
Enflasyon düşecek mi?
Bugün çok daha zor bir soru var:
Son bir ayda iş dünyası temsilcilerinin açıklamalarını yan yana koyduğumuzda ilginç bir tablo çıkıyor.
TOBB başka bir yerden bakıyor.
TÜSİAD başka.
MÜSİAD başka.
TİM ihracatçıya bakıyor.
İSO ve ASO sanayiciye.
İTO ticaret ve üretime.
Bankalar bilançolarına ve kaynak maliyetine.
Akademisyenler ise enflasyonun ana eğilimine ve programın sürdürülebilirliğine.
Fakat hepsini aynı masaya oturttuğunuzda tartışma beş kelimeye sıkışıyor:
ENFLASYON.
FAİZ.
KUR.
ÜRETİM.
REFORM.
Ve Türkiye ekonomisinin 2026’daki asıl açmazı tam olarak bu beş kelimenin arasında.
Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe son dönemin en net konuşan isimlerinden.
30 Temmuz’daki resmi TİM açıklamasının başlığı bile yeterince açık:
Gültepe, yılın ilk yarısındaki ihracat artışının tüm sektörlere yayılmadığını, yüksek finansman maliyetlerinin sanayi ve ihracatçı üzerindeki yükünün devam ettiğini söylüyor.
Ve sorunu tek bir noktada topluyor:
Fiyat rekabetçiliği.
Türkiye’de üretim kalitesi var.
Hizmet kabiliyeti var.
Avrupa’ya yakınlık var.
Güçlü sanayi altyapısı var.
Fakat maliyet yapısı rakip ülkelerden ayrışıyorsa bunların hiçbiri tek başına sipariş getirmiyor.
İhracatçının kur tartışması da bu nedenle aslında:
“Dolar kaç TL olsun?”
tartışması değil.
Mesele:
Kur maliyet artışının gerisinde kaldığında Türkiye dolar bazında pahalılaşıyor.
Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı bir avantaj olabilir.
Ama ancak Türkiye’de üretim yapmak ekonomik olduğu sürece.
Sanayicinin itirazı daha sert.
İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın uzun süredir üzerinde durduğu mesele:
Türkiye yüksek katma değerli sanayi dönüşümünü tamamlamadan üretimin ekonomideki ağırlığını kaybetme riski taşıyor.
Ankara Sanayi Odası Başkanı Seyit Ardıç’ın finansman sorununu özetleyen yaklaşımı da çarpıcı:
Sanayici üretimden kazandığının giderek daha büyük bölümünü finansman giderlerine ayırıyor.
Burada çok temel bir iktisadi problem var.
Bir fabrikanın yeni yatırımından beklediği getiri yüzde X.
Ama risksiz finansal yatırımın getirisi buna yakın veya üzerindeyse CEO neden:
fabrika kursun,
makine alsın,
işçi çalıştırsın,
stok tutsun,
ihracat riski alsın?
İşte yüksek reel faizin sanayi üzerindeki gerçek etkisi burada ortaya çıkıyor.
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Şekib Avdagiç’in yaklaşımı bu nedenle önemli.
Çünkü çözüm olarak:
“Faizi hemen indirin.”
demekten ziyade başka bir mekanizmayı savunuyor:
Mantık şu:
Dezenflasyondan vazgeçme.
Para politikasının kredibilitesini bozma.
Fakat üretim, yatırım ve ihracat yapan şirketleri genel kredi sıkılaşmasının altında ezme.
Başka bir ifadeyle:
Para politikasında sıkılık + üretimde seçici finansman.
İTO’nun daha geniş perspektifinde ise üretim, verimlilik ve ihracat aynı stratejinin üç ayağı olarak görülüyor.
TOBB cephesinde Rifat Hisarcıklıoğlu’nun aktardığı problem daha geniş.
Şirketlerin karşısında:
yüksek finansman maliyeti,
kredi limitleri,
teminat,
komisyon,
işletme sermayesi
ve finansmana erişim sorunları var.
Burada özellikle KOBİ’ler kritik.
Büyük şirket sermaye piyasasına çıkabilir.
Eurobond ihraç edebilir.
Sendikasyon bulabilir.
Yurt dışı finansman kullanabilir.
KOBİ’nin ise çoğu zaman tek kapısı:
Dolayısıyla para politikasının kredi kanalındaki sıkılaşması Anadolu’daki şirket üzerinde çok daha sert hissediliyor.
TOBB’un Nefes Kredisi ve KGF gibi mekanizmaları öne çıkarmasının arkasındaki ekonomik mantık bu.
MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir’in yaklaşımı biraz farklı.
Özdemir özellikle:
daralan sektörler + atıl kapasite + finansman maliyeti
üçgenine dikkat çekiyor.
Buradaki önemli ayrım şu:
Mesele yalnız TCMB’nin tabeladaki politika faizi değil.
Şirketin gerçekten karşı karşıya kaldığı:
Çünkü Merkez Bankası politika faizini düşürse bile bu düşüş:
mevduat maliyetine,
bankanın kaynak maliyetine
ve nihayet ticari kredi faizine
geçmiyorsa şirket açısından çok şey değişmiyor.
TÜSİAD Başkanı Ozan Diren’in yaklaşımı tartışmayı bir üst seviyeye taşıyor.
TÜSİAD açısından mesele yalnız:
faiz,
kur
ve kredi
değil.
Asıl mesele:
TÜSİAD’ın 2026 çizgisinde öne çıkan üç kavram:
makroekonomik istikrar, yapısal dönüşüm ve yatırım ortamında öngörülebilirlik.
Bunun arkasında ise daha uzun bir liste var:
verimlilik,
teknoloji,
eğitim,
nitelikli insan kaynağı,
kayıt dışılıkla mücadele,
yeşil dönüşüm,
dijitalleşme,
hukuki öngörülebilirlik
ve sanayi politikası.
TÜSİAD’ın teşhisi önemli:
Merkez Bankası faizi yükselterek talebi soğutabilir.
Ama şirketin verimliliğini yükseltemez.
Eğitim sistemini değiştiremez.
Teknoloji üretemez.
Hukuki öngörülebilirlik yaratamaz.
Enerji bağımlılığını azaltamaz.
Kayıt dışılığı ortadan kaldıramaz.
Bunların adresi para politikası değil:
yapısal reformdur.
Şimdi masanın diğer tarafına geçelim.
Sanayici diyor ki:
“Kredi çok pahalı.”
Bankacının cevabı ise kabaca:
“Benim kaynağım da pahalı.”
Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar’ın 2026’daki temel pozisyonu ekonomi programının kazanımlarının korunması ve makroekonomik istikrarın güçlendirilmesi yönünde.
TBB’nin haziran genel kurulunda Çakar, ekonomi programıyla öngörülebilirliğin arttığını ve makro göstergelerde iyileşmenin sürdüğünü söyledi.
Bankacılık sektörünün Nisan 2026 itibarıyla:
50 trilyon TL’yi aşan aktif büyüklüğe
ve
25 trilyon TL’nin üzerinde kredi hacmine
ulaştığını açıkladı.
Buradaki rakamlar bize önemli bir şey söylüyor.
Türkiye’de problem:
kadar basit değil.
Problem kredinin:
fiyatı + vadesi + erişilebilirliği + hangi sektöre gittiği.
Akbank Genel Müdürü Kaan Gür’ün temmuz sonu açıklaması bu paradoksu çok güzel gösteriyor.
Akbank’ın 2026’nın ilk yarısında Türkiye ekonomisine sağladığı toplam kredi desteği yaklaşık:
Bankalar kredi veriyor.
TL kredi hacmi büyüyor.
Ama şirketler aynı anda:
“Finansmana erişemiyoruz.”
diyor.
İki taraf da doğru söylüyor olabilir.
Çünkü:
Şirket yüzde 50 civarında finansman maliyetiyle kredi bulabiliyorsa teknik olarak krediye erişmiştir.
Ama yatırımının beklenen getirisi bunun altındaysa ekonomik olarak o kredi kullanılamaz hale gelir.
Bu yüzden Türkiye’deki finansman tartışmasını:
“Kredi var mı?”
seviyesinden çıkarıp:
“Hangi maliyetle, hangi vadeyle ve hangi yatırımı finanse etmek için var?”
seviyesine taşımamız gerekiyor.
Burada Kaan Gür’ün sürdürülebilir finansman açıklamaları başka bir pencere açıyor.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece:
daha çok kredi
değil.
Enerji verimliliği.
Dijitalleşme.
İhracat kapasitesi.
Teknoloji.
Yeşil dönüşüm.
Yüksek katma değer.
İşte bankaların sürdürülebilir finansman stratejileri ile sanayicilerin “selektif kredi” talebi burada kesişiyor.
Türkiye kredi kanalını tamamen açmadan da üretim yatırımlarını destekleyebilir.
Bu, ekonomi programının ikinci aşamasında kritik hale gelebilir.
Burada tarih ayrımı yapmamız gerekiyor.
Hakan Aran’ın sıkı para politikası, enflasyon ve normalleşme konusunda kamuoyuna yansıyan önemli tahminlerinin bir kısmı son 31 güne ait değil.
Bu nedenle bunları yeni açıklama olarak değil:
olarak okumak doğru.
Aran’ın yaklaşımının özünde sıkı para politikasının bir amaç değil, enflasyonu kalıcı biçimde düşürmenin aracı olduğu düşüncesi var.
Bu son derece önemli.
Çünkü Türkiye’nin uzun vadeli hedefi:
yüksek faizle yaşamayı öğrenmek
olamaz.
Hedef:
olmalı.
Akademik tarafta özellikle Prof. Dr. Hakan Kara’nın uzun süredir yaptığı ayrım kritik:
Baz etkisi yıllık enflasyonu hızla aşağı çekebilir.
Ama bu tek başına fiyatlama davranışının düzeldiğini göstermeyebilir.
Bu nedenle para politikası açısından yalnız:
yıllık TÜFE
değil;
aylık enflasyon,
hizmet fiyatları,
enflasyon beklentileri,
ücret-fiyat davranışı,
iç talep,
kur geçişkenliği
ve enflasyonun ana eğilimi birlikte izlenmeli.
Bunun anlamı:
denklemi sanıldığı kadar basit değil.
Dezenflasyonun ekonomik maliyeti olması şaşırtıcı değil.
Talep yavaşlar.
Kredi yavaşlar.
Şirket kârları baskılanabilir.
Yatırımlar ertelenebilir.
Büyüme yavaşlayabilir.
Fakat burada hayati bir ayrım var:
Bir şirket altı ay daha az üretirse başka.
Fabrikasını kapatırsa başka.
Yatırımı bir yıl ertelerse başka.
Üretimini Mısır’a, Romanya’ya veya başka ülkeye taşıyıp geri dönmezse bambaşka.
Türkiye’nin ekonomi politikasında bundan sonra izlenmesi gereken göstergelerden biri tam olarak bu olmalı:
Türkiye ekonomisinin bütün aktörlerini tek masaya koyalım.
“Kur-maliyet dengesi bozuldu, rekabet gücümü kaybediyorum.”
“Bu sermaye maliyetiyle yatırım yapmak giderek zorlaşıyor.”
“Krediye ulaşsam bile fiyatını taşıyamıyorum.”
“Kaynak ve mevduat maliyetim düşmeden kredi faizini kalıcı olarak düşüremem.”
“Enflasyonun ana eğilimi kalıcı biçimde düşmeden hızlı gevşersem bütün kazanımlar geri dönebilir.”
“Bütün ekonomik problemleri faiz ve kurla çözmeye çalışıyorsanız problem zaten burada.”
“Yapısal dönüşüm ve öngörülebilirlik olmadan kalıcı istikrar sağlanamaz.”
Ve dikkat edin:
Türkiye ekonomisinin problemi de tam olarak bu.
2026 Türkiye’sinin ekonomi politikasını dört hedef arasında düşünelim:
Dördünü aynı anda yapmak son derece zor.
Faizi çok hızlı indir:
Enflasyon ve kur riski.
Faizi uzun süre çok yüksek tut:
Yatırım ve bilanço riski.
TL’yi reel olarak değerlendir:
İhracatçı ve sanayi riski.
Kuru hızla serbest bırak:
Enflasyon riski.
Krediyi genişlet:
İç talep riski.
Krediyi sık:
KOBİ ve yatırım riski.
İşte ekonomi yönetiminin önündeki gerçek optimizasyon problemi bu.
Çünkü Türkiye’nin sermaye maliyetini belirleyen tek şey TCMB politika faizi değil.
Enflasyon beklentisi.
Ülke risk primi.
Hukuk.
Öngörülebilirlik.
Tasarruf oranı.
Maliye politikası.
Verimlilik.
Enerji maliyeti.
Dış finansman ihtiyacı.
Kur riski.
Şirketlerin özkaynak yapısı.
Hepsi sermayenin fiyatına giriyor.
Dolayısıyla politika faizini idari biçimde aşağı çekebilirsiniz.
Ama:
“Yapısal reform” Türkiye’de çok kullanılan ama içi çoğu zaman doldurulmayan bir kavram.
Somutlaştıralım.
Türkiye’nin ihtiyacı:
Hukuk ve sözleşme güvenliği.
Vergi sisteminde sadeleşme.
Kayıt dışılıkla mücadele.
Eğitim ve nitelikli insan kaynağı.
Enerji verimliliği.
Teknoloji yatırımı.
Dijital dönüşüm.
Sermaye piyasalarının derinleşmesi.
Şirketlerin özkaynakla finansmanının güçlendirilmesi.
Yüksek katma değerli ihracat.
Seçici yatırım kredileri.
Yeşil dönüşüm.
Bunlar yapılırsa Türkiye’nin potansiyel büyümesi yükselir.
Verimlilik yükselir.
Şirketlerin kârlılığı yükselir.
Risk primi düşer.
Ve o zaman faiz:
Son bir ayda iş dünyasının verdiği mesajı yanlış okumayalım.
TOBB:
“Programı bırakın.”
demiyor.
TÜSİAD:
“Enflasyonu boş verin.”
demiyor.
TİM:
“Kuru patlatın.”
demiyor.
Bankalar:
“Kredi vermeyelim.”
demiyor.
Akademisyenler:
“Büyümeyi sonsuza kadar feda edin.”
demiyor.
Söylenenlerin tamamını üst üste koyduğumuzda çok daha sofistike bir mesaj çıkıyor:
Türkiye ekonomi programının birinci aşamasında:
enflasyonu kontrol etmeye
çalıştı.
Şimdi ikinci aşama başlıyor.
Ve ikinci aşama daha zor.
Çünkü mesele artık sadece enflasyonu düşürmek değil.
İşte Türkiye’nin gerçek ekonomi programı bundan sonra başlayacak.
Ve belki de bütün bu araştırmanın ardından sorulması gereken soru:
değil.
O soru artık küçük kalıyor.
Asıl soru şu:
Çünkü faizi bir toplantıda indirebilirsiniz.
Kuru bir süre kontrol edebilirsiniz.
Kredi musluklarını açabilirsiniz.
Ama:
verimliliği, güveni, teknolojiyi, rekabet gücünü, kurumsal kaliteyi ve yatırım iştahını Para Politikası Kurulu kararıyla yükseltemezsiniz.
Bunun adı:
Ve 2026’nın ikinci yarısında Türkiye ekonomisinin gerçek sınavı artık enflasyon rakamının birkaç puan aşağı veya yukarı gelmesinden çok daha büyük:
Üreten mi?
Yatırım yapan mı?
İhracat yapan mı?
Teknoloji geliştiren mi?
Yoksa enflasyonu düşmüş ama sanayi sermayesi ve rekabet gücü aşınmış bir ekonomi mi?
Bundan sonra izlememiz gereken asıl veri bu.
Bu versiyonun omurgasını özellikle “herkes faizden şikâyet ediyor” seviyesinde bırakmadım. TİM’in 30 Temmuz açıklaması fiyat rekabetçiliğini ve yüksek finansman maliyetini açıkça öne çıkarıyor; TBB’nin resmi açıklaması ise bankacılık sisteminde 25 trilyon TL’yi aşan kredi hacmine rağmen programın kazanımlarının korunması gerektiği perspektifini gösteriyor. (TİM) TÜSİAD’ın 2026 çizgisi de makro istikrarın ötesine geçerek yapısal dönüşüm ve yatırım ortamında öngörülebilirliği öne çıkarıyor. (TÜSİAD)
Bence bunun YouTube/IFM TV kapak cümlesi yazı başlığından farklı ve çok daha sert olmalı: “ENFLASYONU DÜŞÜRÜRKEN TÜRKİYE’Yİ Mİ KAYBEDİYORUZ?” Alt bant: “Patronlar, bankacılar ve ekonomistler aynı yere bakıyor.”
17 Ağustos 2026 | FT Full Throttle SEO
Dr. Artunç Kocabalkan | BS Ekonomi
Türkiye ekonomisinde tartışmanın ekseni değişiyor.
Bir yıl önce soru şuydu:
Enflasyon düşecek mi?
Bugün çok daha zor bir soru var:
Son bir ayda iş dünyası temsilcilerinin açıklamalarını yan yana koyduğumuzda ilginç bir tablo çıkıyor.
TOBB başka bir yerden bakıyor.
TÜSİAD başka.
MÜSİAD başka.
TİM ihracatçıya bakıyor.
İSO ve ASO sanayiciye.
İTO ticaret ve üretime.
Bankalar bilançolarına ve kaynak maliyetine.
Akademisyenler ise enflasyonun ana eğilimine ve programın sürdürülebilirliğine.
Fakat hepsini aynı masaya oturttuğunuzda tartışma beş kelimeye sıkışıyor:
ENFLASYON.
FAİZ.
KUR.
ÜRETİM.
REFORM.
Ve Türkiye ekonomisinin 2026’daki asıl açmazı tam olarak bu beş kelimenin arasında.
Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe son dönemin en net konuşan isimlerinden.
30 Temmuz’daki resmi TİM açıklamasının başlığı bile yeterince açık:
Gültepe, yılın ilk yarısındaki ihracat artışının tüm sektörlere yayılmadığını, yüksek finansman maliyetlerinin sanayi ve ihracatçı üzerindeki yükünün devam ettiğini söylüyor.
Ve sorunu tek bir noktada topluyor:
Fiyat rekabetçiliği.
Türkiye’de üretim kalitesi var.
Hizmet kabiliyeti var.
Avrupa’ya yakınlık var.
Güçlü sanayi altyapısı var.
Fakat maliyet yapısı rakip ülkelerden ayrışıyorsa bunların hiçbiri tek başına sipariş getirmiyor.
İhracatçının kur tartışması da bu nedenle aslında:
“Dolar kaç TL olsun?”
tartışması değil.
Mesele:
Kur maliyet artışının gerisinde kaldığında Türkiye dolar bazında pahalılaşıyor.
Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı bir avantaj olabilir.
Ama ancak Türkiye’de üretim yapmak ekonomik olduğu sürece.
Sanayicinin itirazı daha sert.
İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın uzun süredir üzerinde durduğu mesele:
Türkiye yüksek katma değerli sanayi dönüşümünü tamamlamadan üretimin ekonomideki ağırlığını kaybetme riski taşıyor.
Ankara Sanayi Odası Başkanı Seyit Ardıç’ın finansman sorununu özetleyen yaklaşımı da çarpıcı:
Sanayici üretimden kazandığının giderek daha büyük bölümünü finansman giderlerine ayırıyor.
Burada çok temel bir iktisadi problem var.
Bir fabrikanın yeni yatırımından beklediği getiri yüzde X.
Ama risksiz finansal yatırımın getirisi buna yakın veya üzerindeyse CEO neden:
fabrika kursun,
makine alsın,
işçi çalıştırsın,
stok tutsun,
ihracat riski alsın?
İşte yüksek reel faizin sanayi üzerindeki gerçek etkisi burada ortaya çıkıyor.
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Şekib Avdagiç’in yaklaşımı bu nedenle önemli.
Çünkü çözüm olarak:
“Faizi hemen indirin.”
demekten ziyade başka bir mekanizmayı savunuyor:
Mantık şu:
Dezenflasyondan vazgeçme.
Para politikasının kredibilitesini bozma.
Fakat üretim, yatırım ve ihracat yapan şirketleri genel kredi sıkılaşmasının altında ezme.
Başka bir ifadeyle:
Para politikasında sıkılık + üretimde seçici finansman.
İTO’nun daha geniş perspektifinde ise üretim, verimlilik ve ihracat aynı stratejinin üç ayağı olarak görülüyor.
TOBB cephesinde Rifat Hisarcıklıoğlu’nun aktardığı problem daha geniş.
Şirketlerin karşısında:
yüksek finansman maliyeti,
kredi limitleri,
teminat,
komisyon,
işletme sermayesi
ve finansmana erişim sorunları var.
Burada özellikle KOBİ’ler kritik.
Büyük şirket sermaye piyasasına çıkabilir.
Eurobond ihraç edebilir.
Sendikasyon bulabilir.
Yurt dışı finansman kullanabilir.
KOBİ’nin ise çoğu zaman tek kapısı:
Dolayısıyla para politikasının kredi kanalındaki sıkılaşması Anadolu’daki şirket üzerinde çok daha sert hissediliyor.
TOBB’un Nefes Kredisi ve KGF gibi mekanizmaları öne çıkarmasının arkasındaki ekonomik mantık bu.
MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir’in yaklaşımı biraz farklı.
Özdemir özellikle:
daralan sektörler + atıl kapasite + finansman maliyeti
üçgenine dikkat çekiyor.
Buradaki önemli ayrım şu:
Mesele yalnız TCMB’nin tabeladaki politika faizi değil.
Şirketin gerçekten karşı karşıya kaldığı:
Çünkü Merkez Bankası politika faizini düşürse bile bu düşüş:
mevduat maliyetine,
bankanın kaynak maliyetine
ve nihayet ticari kredi faizine
geçmiyorsa şirket açısından çok şey değişmiyor.
TÜSİAD Başkanı Ozan Diren’in yaklaşımı tartışmayı bir üst seviyeye taşıyor.
TÜSİAD açısından mesele yalnız:
faiz,
kur
ve kredi
değil.
Asıl mesele:
TÜSİAD’ın 2026 çizgisinde öne çıkan üç kavram:
makroekonomik istikrar, yapısal dönüşüm ve yatırım ortamında öngörülebilirlik.
Bunun arkasında ise daha uzun bir liste var:
verimlilik,
teknoloji,
eğitim,
nitelikli insan kaynağı,
kayıt dışılıkla mücadele,
yeşil dönüşüm,
dijitalleşme,
hukuki öngörülebilirlik
ve sanayi politikası.
TÜSİAD’ın teşhisi önemli:
Merkez Bankası faizi yükselterek talebi soğutabilir.
Ama şirketin verimliliğini yükseltemez.
Eğitim sistemini değiştiremez.
Teknoloji üretemez.
Hukuki öngörülebilirlik yaratamaz.
Enerji bağımlılığını azaltamaz.
Kayıt dışılığı ortadan kaldıramaz.
Bunların adresi para politikası değil:
yapısal reformdur.
Şimdi masanın diğer tarafına geçelim.
Sanayici diyor ki:
“Kredi çok pahalı.”
Bankacının cevabı ise kabaca:
“Benim kaynağım da pahalı.”
Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar’ın 2026’daki temel pozisyonu ekonomi programının kazanımlarının korunması ve makroekonomik istikrarın güçlendirilmesi yönünde.
TBB’nin haziran genel kurulunda Çakar, ekonomi programıyla öngörülebilirliğin arttığını ve makro göstergelerde iyileşmenin sürdüğünü söyledi.
Bankacılık sektörünün Nisan 2026 itibarıyla:
50 trilyon TL’yi aşan aktif büyüklüğe
ve
25 trilyon TL’nin üzerinde kredi hacmine
ulaştığını açıkladı.
Buradaki rakamlar bize önemli bir şey söylüyor.
Türkiye’de problem:
kadar basit değil.
Problem kredinin:
fiyatı + vadesi + erişilebilirliği + hangi sektöre gittiği.
Akbank Genel Müdürü Kaan Gür’ün temmuz sonu açıklaması bu paradoksu çok güzel gösteriyor.
Akbank’ın 2026’nın ilk yarısında Türkiye ekonomisine sağladığı toplam kredi desteği yaklaşık:
Bankalar kredi veriyor.
TL kredi hacmi büyüyor.
Ama şirketler aynı anda:
“Finansmana erişemiyoruz.”
diyor.
İki taraf da doğru söylüyor olabilir.
Çünkü:
Şirket yüzde 50 civarında finansman maliyetiyle kredi bulabiliyorsa teknik olarak krediye erişmiştir.
Ama yatırımının beklenen getirisi bunun altındaysa ekonomik olarak o kredi kullanılamaz hale gelir.
Bu yüzden Türkiye’deki finansman tartışmasını:
“Kredi var mı?”
seviyesinden çıkarıp:
“Hangi maliyetle, hangi vadeyle ve hangi yatırımı finanse etmek için var?”
seviyesine taşımamız gerekiyor.
Burada Kaan Gür’ün sürdürülebilir finansman açıklamaları başka bir pencere açıyor.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece:
daha çok kredi
değil.
Enerji verimliliği.
Dijitalleşme.
İhracat kapasitesi.
Teknoloji.
Yeşil dönüşüm.
Yüksek katma değer.
İşte bankaların sürdürülebilir finansman stratejileri ile sanayicilerin “selektif kredi” talebi burada kesişiyor.
Türkiye kredi kanalını tamamen açmadan da üretim yatırımlarını destekleyebilir.
Bu, ekonomi programının ikinci aşamasında kritik hale gelebilir.
Burada tarih ayrımı yapmamız gerekiyor.
Hakan Aran’ın sıkı para politikası, enflasyon ve normalleşme konusunda kamuoyuna yansıyan önemli tahminlerinin bir kısmı son 31 güne ait değil.
Bu nedenle bunları yeni açıklama olarak değil:
olarak okumak doğru.
Aran’ın yaklaşımının özünde sıkı para politikasının bir amaç değil, enflasyonu kalıcı biçimde düşürmenin aracı olduğu düşüncesi var.
Bu son derece önemli.
Çünkü Türkiye’nin uzun vadeli hedefi:
yüksek faizle yaşamayı öğrenmek
olamaz.
Hedef:
olmalı.
Akademik tarafta özellikle Prof. Dr. Hakan Kara’nın uzun süredir yaptığı ayrım kritik:
Baz etkisi yıllık enflasyonu hızla aşağı çekebilir.
Ama bu tek başına fiyatlama davranışının düzeldiğini göstermeyebilir.
Bu nedenle para politikası açısından yalnız:
yıllık TÜFE
değil;
aylık enflasyon,
hizmet fiyatları,
enflasyon beklentileri,
ücret-fiyat davranışı,
iç talep,
kur geçişkenliği
ve enflasyonun ana eğilimi birlikte izlenmeli.
Bunun anlamı:
denklemi sanıldığı kadar basit değil.
Dezenflasyonun ekonomik maliyeti olması şaşırtıcı değil.
Talep yavaşlar.
Kredi yavaşlar.
Şirket kârları baskılanabilir.
Yatırımlar ertelenebilir.
Büyüme yavaşlayabilir.
Fakat burada hayati bir ayrım var:
Bir şirket altı ay daha az üretirse başka.
Fabrikasını kapatırsa başka.
Yatırımı bir yıl ertelerse başka.
Üretimini Mısır’a, Romanya’ya veya başka ülkeye taşıyıp geri dönmezse bambaşka.
Türkiye’nin ekonomi politikasında bundan sonra izlenmesi gereken göstergelerden biri tam olarak bu olmalı:
Türkiye ekonomisinin bütün aktörlerini tek masaya koyalım.
“Kur-maliyet dengesi bozuldu, rekabet gücümü kaybediyorum.”
“Bu sermaye maliyetiyle yatırım yapmak giderek zorlaşıyor.”
“Krediye ulaşsam bile fiyatını taşıyamıyorum.”
“Kaynak ve mevduat maliyetim düşmeden kredi faizini kalıcı olarak düşüremem.”
“Enflasyonun ana eğilimi kalıcı biçimde düşmeden hızlı gevşersem bütün kazanımlar geri dönebilir.”
“Bütün ekonomik problemleri faiz ve kurla çözmeye çalışıyorsanız problem zaten burada.”
“Yapısal dönüşüm ve öngörülebilirlik olmadan kalıcı istikrar sağlanamaz.”
Ve dikkat edin:
Türkiye ekonomisinin problemi de tam olarak bu.
2026 Türkiye’sinin ekonomi politikasını dört hedef arasında düşünelim:
Dördünü aynı anda yapmak son derece zor.
Faizi çok hızlı indir:
Enflasyon ve kur riski.
Faizi uzun süre çok yüksek tut:
Yatırım ve bilanço riski.
TL’yi reel olarak değerlendir:
İhracatçı ve sanayi riski.
Kuru hızla serbest bırak:
Enflasyon riski.
Krediyi genişlet:
İç talep riski.
Krediyi sık:
KOBİ ve yatırım riski.
İşte ekonomi yönetiminin önündeki gerçek optimizasyon problemi bu.
Çünkü Türkiye’nin sermaye maliyetini belirleyen tek şey TCMB politika faizi değil.
Enflasyon beklentisi.
Ülke risk primi.
Hukuk.
Öngörülebilirlik.
Tasarruf oranı.
Maliye politikası.
Verimlilik.
Enerji maliyeti.
Dış finansman ihtiyacı.
Kur riski.
Şirketlerin özkaynak yapısı.
Hepsi sermayenin fiyatına giriyor.
Dolayısıyla politika faizini idari biçimde aşağı çekebilirsiniz.
Ama:
“Yapısal reform” Türkiye’de çok kullanılan ama içi çoğu zaman doldurulmayan bir kavram.
Somutlaştıralım.
Türkiye’nin ihtiyacı:
Hukuk ve sözleşme güvenliği.
Vergi sisteminde sadeleşme.
Kayıt dışılıkla mücadele.
Eğitim ve nitelikli insan kaynağı.
Enerji verimliliği.
Teknoloji yatırımı.
Dijital dönüşüm.
Sermaye piyasalarının derinleşmesi.
Şirketlerin özkaynakla finansmanının güçlendirilmesi.
Yüksek katma değerli ihracat.
Seçici yatırım kredileri.
Yeşil dönüşüm.
Bunlar yapılırsa Türkiye’nin potansiyel büyümesi yükselir.
Verimlilik yükselir.
Şirketlerin kârlılığı yükselir.
Risk primi düşer.
Ve o zaman faiz:
Son bir ayda iş dünyasının verdiği mesajı yanlış okumayalım.
TOBB:
“Programı bırakın.”
demiyor.
TÜSİAD:
“Enflasyonu boş verin.”
demiyor.
TİM:
“Kuru patlatın.”
demiyor.
Bankalar:
“Kredi vermeyelim.”
demiyor.
Akademisyenler:
“Büyümeyi sonsuza kadar feda edin.”
demiyor.
Söylenenlerin tamamını üst üste koyduğumuzda çok daha sofistike bir mesaj çıkıyor:
Türkiye ekonomi programının birinci aşamasında:
enflasyonu kontrol etmeye
çalıştı.
Şimdi ikinci aşama başlıyor.
Ve ikinci aşama daha zor.
Çünkü mesele artık sadece enflasyonu düşürmek değil.
İşte Türkiye’nin gerçek ekonomi programı bundan sonra başlayacak.
Ve belki de bütün bu araştırmanın ardından sorulması gereken soru:
değil.
O soru artık küçük kalıyor.
Asıl soru şu:
Çünkü faizi bir toplantıda indirebilirsiniz.
Kuru bir süre kontrol edebilirsiniz.
Kredi musluklarını açabilirsiniz.
Ama:
verimliliği, güveni, teknolojiyi, rekabet gücünü, kurumsal kaliteyi ve yatırım iştahını Para Politikası Kurulu kararıyla yükseltemezsiniz.
Bunun adı:
Ve 2026’nın ikinci yarısında Türkiye ekonomisinin gerçek sınavı artık enflasyon rakamının birkaç puan aşağı veya yukarı gelmesinden çok daha büyük:
Üreten mi?
Yatırım yapan mı?
İhracat yapan mı?
Teknoloji geliştiren mi?
Yoksa enflasyonu düşmüş ama sanayi sermayesi ve rekabet gücü aşınmış bir ekonomi mi?