
Dr. Artunç Kocabalkan
Finansal piyasalar çoğu zaman savaşların kendisini değil, savaş ihtimalinin fiyatını satın alır.
2003 Irak Savaşı’nda da böyle oldu.
2014 Kırım’da da.
2022 Ukrayna işgalinde de.
2024-2025 İran-İsrail geriliminde de aynı mekanizma çalıştı.
Şimdi ise piyasalar yeni bir eşikte duruyor.
Hafta sonu boyunca Washington, Londra, Tel Aviv ve Körfez kaynaklarından gelen haber akışının ortak noktası tek bir soruya işaret ediyor:
Ortadoğu yeniden daha büyük bir askeri tırmanmanın eşiğinde mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca petrolü ilgilendirmiyor.
Altını…
ABD tahvillerini…
Doları…
Borsa İstanbul’u…
S&P500’ü…
Nasdaq’ı…
hatta önümüzdeki aylarda Fed’in faiz politikasını bile etkileyebilecek kadar önemli.
Çünkü bugün dünya ekonomisinin en kritik dar boğazı artık enflasyon değil.
Jeopolitik risk primi.
Birçok yatırımcı yalnızca manşetleri takip ediyor.
Oysa piyasayı hareket ettiren şey tek tek haberler değil, haberlerin oluşturduğu zincirdir.
Son günlerde oluşan zincire baktığımızda dikkat çeken gelişmeler şunlar:
• İran, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması için ABD’nin askeri varlığının azaltılması, yaptırımların kaldırılması ve yeni deniz geçiş düzeni gibi sert koşullar ileri sürüyor.
• ABD tarafı diplomatik kanalı tamamen kapatmıyor ancak İran’ın taleplerinin mevcut haliyle kabul edilmesinin mümkün görünmediği mesajını veriyor.
• Financial Times’a göre İran ile Umman arasında yeni bir geçiş mekanizması üzerinde çalışmalar sürüyor ancak kontrolün kimde olacağı tartışması devam ediyor.
• İsrail ise Lübnan cephesinde yeniden operasyonlarını artırarak askeri baskıyı azaltmak yerine kontrollü biçimde yükseltmeye başladı.
Bu dört gelişme tek başına savaş anlamına gelmez.
Ancak hepsi birlikte okunduğunda çok önemli bir tablo ortaya çıkıyor.
Diplomasi çalışıyor gibi görünürken aynı anda askeri hazırlıklar da devam ediyor.
Bu, tarihte en tehlikeli dönemlerden biridir.
Wall Street çoğu zaman savaşın başlangıcını değil…
Savaşın büyümeyeceğini fiyatlar.
Çünkü yatırımcı psikolojisi normalleşmeye inanmayı sever.
Bugün de benzer bir durum görüyoruz.
ABD endeksleri yeniden güç kazanıyor.
Volatilite geriliyor.
Petrol ise haftayı yükselişle kapatsa da haftalık bazda geri çekildi. Bunun temel nedeni, Hürmüz konusunda diplomatik ilerleme beklentileri ile arz endişelerinin aynı anda fiyatlanması oldu.
İlk bakışta bu olumlu görünüyor.
Ancak burada kritik soru şudur:
Piyasa gerçekten riskin azaldığına mı inanıyor, yoksa sadece risk gerçekleşmediği için rahat mı davranıyor?
Bu iki durum tamamen farklıdır.
Birçok yatırımcı Hürmüz Boğazı’nı yalnızca petrol taşıyan gemilerin geçtiği dar bir su yolu olarak görüyor.
Aslında Hürmüz bugün küresel finans sisteminin sigorta poliçesidir.
Petrol…
LNG…
Petrokimya…
Deniz sigortaları…
Navlun maliyetleri…
Körfez ülkelerinin bütçeleri…
Asya’nın enerji güvenliği…
Avrupa’nın arz dengesi…
Hepsi aynı noktada birleşiyor.
Bu nedenle Hürmüz’deki her askeri gelişme yalnızca enerji piyasasını değil;
aynı anda etkileyebilir.
Financial Times’ın son analizlerinden biri önemli bir tespit yapıyor.
İran doğrudan büyük bir savaş kazanmayı hedeflemiyor.
Bunun yerine çatışmanın temposunu belirlemeye çalışıyor.
Bazen Hürmüz…
Bazen Kızıldeniz…
Bazen Irak…
Bazen Yemen…
Bazen Lübnan…
Yani tek cephede değil, çok sayıda cephede baskıyı dağıtan bir strateji izliyor.
Bu yaklaşımın amacı klasik askeri zaferden çok ekonomik maliyeti artırmak.
Çünkü Washington açısından en pahalı savaş, en uzun süren savaştır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu:
Mevcut güvenilir haber akışı, “İsrail kesin olarak çok büyük bir saldırı başlatacak” sonucunu doğrulamıyor.
Ancak İsrail’in askeri baskıyı düşürmek yerine farklı cephelerde operasyonlarını sürdürdüğü ve gerektiğinde daha geniş çaplı seçenekleri masada tuttuğu görülüyor.
Bu nedenle piyasanın fiyatlaması gereken konu tek bir saldırı tarihi değil;
çatışmanın yeniden genişleme olasılığıdır.
Finansal piyasalar açısından risk tam da burada başlıyor.
Pazartesi sabahı yatırımcıların ekranına ilk bakacağı şey enflasyon olmayacak.
İlk soru şu olacak:
Hafta sonu jeopolitik cephede yeni bir kırılma yaşandı mı?
Eğer cevap “hayır” olursa;
risk iştahı yeniden yükselebilir.
Ama tek bir füze…
tek bir tanker saldırısı…
tek bir askeri operasyon…
bütün fiyatlamayı birkaç saat içinde değiştirebilir.
İşte bu nedenle önümüzdeki hafta sadece makro veri haftası değil;
aynı zamanda jeopolitik risk primi haftası olabilir.
İlk bölümde jeopolitik tabloyu ele aldık.
Şimdi ise yatırımcıların en önemli sorusuna gelelim.
Wall Street gerçekten savaş riskinin azaldığını mı düşünüyor?
Yoksa…
Henüz gerçekleşmeyen bir riski fiyatlamamayı mı tercih ediyor?
İkisi aynı şey değildir.
Piyasalarda çok önemli bir kavram vardır.
Risk ile fiyatlanan risk aynı değildir.
Bugün piyasa tam olarak bu ayrımın içinde bulunuyor.
Son yayımlanan değerlendirmede Goldman Sachs çok önemli bir tespit yapıyor.
Bankaya göre Brent petrolde mevcut fiyatlama hâlâ sınırlı bir jeopolitik risk primi içeriyor.
Goldman’ın temel senaryosu, ABD-İran ilişkilerinde belirgin bir diplomatik ilerleme ya da bunun tersine büyük bir askeri tırmanma gerçekleşene kadar Brent petrolün 80–90 dolar bandında kalacağı yönünde. Ancak banka aynı zamanda fiziksel petrol piyasasının sıkılaşmaya devam ettiğini, Körfez ve Kızıldeniz kaynaklı arzın zayıfladığını ve görünür stokların hızla gerilediğini vurguluyor.
Bu tespit son derece önemli.
Çünkü finansal piyasa ile fiziksel piyasa aynı şeyi söylemiyor.
Fiyatlar görece sakin.
Ama arz zinciri daha kırılgan.
Bu ikisi uzun süre birlikte yaşayamaz.
Piyasa çoğu zaman petrol fiyatına odaklanıyor.
Oysa son yıllarda yaşanan her büyük jeopolitik kriz bize başka bir şey öğretti.
Asıl problem petrolün kaç dolar olduğu değildir.
Asıl problem belirsizliğin maliyetidir.
Çünkü belirsizlik;
İşte bu nedenle jeopolitik krizlerin ekonomik maliyeti çoğu zaman petrol fiyatının çok ötesine geçer.
Financial Times’ın başyazarı Martin Wolf’un uzun süredir vurguladığı temel fikir şudur:
Dünya ekonomisi artık yalnızca faiz veya enflasyon üzerinden okunamaz.
Jeopolitik parçalanma…
Tedarik zincirlerinin yeniden kurulması…
Sanayi politikalarının geri dönüşü…
Enerji güvenliği…
ve savunma harcamalarının kalıcı şekilde yükselmesi artık ekonomik büyümenin ayrılmaz parçalarıdır.
Başka bir ifadeyle;
jeopolitik artık ekonominin dışındaki bir konu değildir.
Ekonominin ta kendisidir.
Financial Times dış politika yazarı Gideon Rachman’ın son yıllarda tekrar tekrar altını çizdiği nokta da aynı.
Artık dünya tek kutuplu değil.
ABD…
Çin…
Rusya…
İran…
Körfez ülkeleri…
Hindistan…
hepsi aynı anda küresel ekonomik dengeyi etkileyebiliyor.
Bu nedenle Hürmüz’de yaşanan bir kriz yalnızca enerji şirketlerini değil;
Silikon Vadisi’ni…
Almanya sanayisini…
Asya üretimini…
hatta Avrupa Merkez Bankası’nın kararlarını bile etkileyebiliyor.
Larry Summers son yıllarda sürekli aynı konuya dikkat çekiyor.
Enflasyon yalnızca para politikasıyla açıklanamaz.
Arz şokları…
Enerji fiyatları…
Jeopolitik gelişmeler…
İşgücü piyasası…
hepsi birlikte değerlendirilmelidir.
Bugün İran kaynaklı yeni bir enerji şoku oluşursa,
Fed’in önündeki tablo tamamen değişebilir.
Faiz indirimleri ötelenebilir.
Tahvil faizleri yeniden yükselebilir.
Riskli varlıklar baskı görebilir.
Krugman ise kriz dönemlerinde tek başına korkunun ekonomik analiz yerine geçmemesi gerektiğini savunuyor.
Her jeopolitik kriz otomatik olarak küresel resesyona dönüşmez.
Çünkü ekonomiler zamanla yeni denge üretir.
Yeni tedarik yolları oluşur.
Yeni enerji kaynakları devreye girer.
Yeni fiyat dengeleri kurulur.
Dolayısıyla yatırımcı açısından önemli olan,
olayın büyüklüğü değil, ekonomik zincirleme etkisinin büyüklüğüdür.
Wall Street’teki büyük fon yöneticileri bugün haber başlıklarından çok şu göstergeleri takip ediyor:
Çünkü bu göstergeler, manşetlerden önce piyasanın gerçek stres seviyesini gösterir.
Son dönemde yatırımcıların önemli bir kısmı petrolü izliyor.
Ben ise altının daha kritik olduğunu düşünüyorum.
Çünkü altın yalnızca enerji riskini değil;
aynı anda yansıtır.
Son yıllarda merkez bankalarının güçlü altın alımları da bu eğilimin tesadüf olmadığını gösteriyor.
Önümüzdeki hafta için üç temel senaryo öne çıkıyor.
Bu senaryoda;
Goldman Sachs’ın son değerlendirmesi de, piyasanın bugün yalnızca ılımlı bir jeopolitik risk primi fiyatladığını; buna karşın fiziksel arz tarafındaki sıkılaşmanın devam ettiğini gösteriyor. Bu da olası bir olumsuz sürprizde fiyat hareketlerinin keskin olabileceği anlamına geliyor.
Wall Street bugün kötü senaryoyu tamamen dışlamıyor.
Ama tam anlamıyla fiyatladığını söylemek de zor.
Belki de önümüzdeki haftanın en kritik sorusu şu olacak:
Piyasalar gerçekten savaşı mı fiyatlıyor, yoksa savaş çıkmayacağına dair bir iyimserliği mi satın alıyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca petrolün yönünü değil;
altını,
tahvilleri,
doları,
Borsa İstanbul’u
ve yılın geri kalanındaki küresel risk iştahını da belirleyebilir.
Dr. Artunç Kocabalkan
Finansal piyasalarda yıllardır tekrar ettiğim bir kural var.
Piyasalar olayları değil, olasılıkları fiyatlar.
Bugün yatırımcıların yaptığı en büyük hata da burada başlıyor.
Herkes aynı soruyu soruyor:
“İsrail saldıracak mı?”
Oysa profesyonel fon yöneticileri farklı bir soru soruyor:
“Bunun olasılığı geçen haftaya göre arttı mı?”
İşte fiyatlamayı değiştiren de budur.
Jeopolitik risk tek başına piyasaları belirlemez.
Onu makro verilerle birlikte okumak gerekir.
Önümüzdeki hafta piyasaların odaklanacağı başlıca başlıklar:
Normal şartlarda bu veriler piyasaların ana gündemi olurdu.
Ancak jeopolitik risk yükseldiğinde makro verilerin etkisi azalabilir.
Çünkü piyasa önce riski, sonra veriyi fiyatlar.
Son aylarda enflasyon tartışması büyük ölçüde tarifeler, hizmet enflasyonu ve işgücü piyasası etrafında şekillendi.
Ancak enerji fiyatlarında kalıcı bir yükseliş yaşanması durumunda tablo yeniden değişebilir.
Enerji maliyetleri;
aynı anda etkiler.
Bu nedenle petrol yalnızca enerji sektörü için değil, çekirdek enflasyon beklentileri için de kritik bir değişkendir.
Eğer Hürmüz kaynaklı arz endişeleri büyür ve enerji fiyatları kalıcı olarak yükselirse, Fed’in beklenenden daha temkinli kalması olasılığı artabilir.
Son dönemde sıkça tartışılan konulardan biri şu:
“Eğer petrodolar sistemi aşınıyorsa dolar neden güçlü kalıyor?”
Bu sorunun cevabı kısa vadeli sermaye akımlarında yatıyor.
Kriz dönemlerinde yatırımcılar çoğu zaman:
aynı anda yönelir.
Yani uzun vadede rezerv para sistemi tartışmaları devam ederken, kısa vadede dolar yine güvenli liman işlevi görebilir.
Bu nedenle “petrodolar tartışmaları” ile “dolar endeksinin kısa vadeli hareketi” birbirine karıştırılmamalıdır.
Türkiye, enerji ithalatçısı bir ekonomi.
Bu nedenle petrol fiyatındaki her kalıcı yükseliş;
etkileyebilir.
Bunun yanında küresel risk iştahındaki bozulma;
neden olabilir.
Buna karşılık, gerilimin sınırlı kalması ve enerji fiyatlarının yeniden dengelenmesi durumunda Türkiye gibi piyasalar yeniden sermaye girişlerinden faydalanabilir.
Son aylarda birçok yatırımcı petrolü ana gösterge olarak izledi.
Oysa son dönemde merkez bankalarının rezerv tercihleri ve jeopolitik belirsizlikler nedeniyle altın çok daha kapsamlı bir sinyal üretiyor.
Altın;
aynı anda yansıtan nadir varlıklardan biri.
Bu nedenle önümüzdeki hafta yalnızca petrol değil, altının vereceği tepki de yakından izlenmeli.
Piyasalar bazen en büyük hatayı, uzun süre kötü bir şey olmadığı için riskin ortadan kalktığını varsayarak yapar.
Oysa jeopolitik krizlerde risk çoğu zaman doğrusal ilerlemez.
Haftalarca sakinlik yaşanabilir.
Ardından tek bir olay bütün fiyatlamayı değiştirebilir.
Bu nedenle yatırımcı açısından önemli olan;
tahmin yapmak değil, senaryoları yönetmektir.
Bugün küresel piyasaların karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca İran ya da İsrail değildir.
Asıl mesele, jeopolitiğin yeniden finansal fiyatlamaların merkezine yerleşmesidir.
2022’de Ukrayna savaşı bunu gösterdi.
2024 ve 2025’te Kızıldeniz saldırıları bunu tekrar hatırlattı.
Şimdi ise Hürmüz Boğazı ve İran eksenindeki gelişmeler aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor:
Küresel ekonomi, yeni bir jeopolitik maliyet dönemine mi giriyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca petrol fiyatlarında değil;
aranmalıdır.
Jeopolitik krizler finansal piyasalarda her zaman oynaklık yaratır. Ancak her kriz aynı ekonomik sonucu doğurmaz.
1990 Körfez Savaşı’nda piyasa esas olarak petrol arzını fiyatladı.
2003 Irak işgalinde enerji arzı kadar ABD’nin mali yükü tartışıldı.
2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk tesislerine yönelik saldırıda petrol üretiminin yaklaşık yarısı geçici olarak devre dışı kaldı; Brent kısa sürede sert yükselse de üretimin beklenenden hızlı toparlanması nedeniyle fiyat şoku kalıcı olmadı.
2022’de Rusya-Ukrayna savaşı ise enerji güvenliği, gıda arzı, enflasyon ve faizleri aynı anda etkileyen çok katmanlı bir küresel şoka dönüştü.
Bugün İran eksenli kriz ise bunların tamamını aynı anda içinde barındırıyor.
Çünkü bu kez tartışılan yalnızca petrol üretimi değil;
aynı denklem içerisinde yer alıyor.
Dolayısıyla piyasalar yalnızca askeri gelişmeleri değil, küresel ticaret ağının çalışıp çalışmayacağını fiyatlıyor.
Kullandıkları dil farklı olsa da son analizlerde dikkat çekici ortak noktalar bulunuyor.
Financial Times, İran krizinin artık yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olmadığını; enerji güvenliği, küresel ticaret ve merkez bankalarının kararlarını etkileyen yapısal bir risk haline geldiğini vurguluyor.
Wall Street Journal ise yatırımcıların giderek “savaşın kendisini” değil, savaşın Körfez ekonomileri, tanker trafiği ve sermaye akımları üzerindeki etkisini fiyatlamaya başladığını belirtiyor. Bölgede risk algısının ülkeden ülkeye farklılaştığını, enerji ihracatçısı ekonomiler ile finans ve turizm merkezlerinin aynı şekilde etkilenmediğini öne çıkarıyor. (The Wall Street Journal)
Politico son dönemde Washington’daki tartışmaların merkezine şu soruyu yerleştiriyor:
İran üzerinde baskı artırılırken bunun ekonomik maliyeti ne olacak?
Bu, askeri olduğu kadar siyasi ve ekonomik bir hesaplama.
New York Times ise diplomasi ile caydırıcılık arasında gidip gelen Amerikan stratejisinin uzun vadede sürdürülebilir olup olmadığını sorguluyor.
Farklı yayınların ortak sonucu ise şu:
Ortadoğu artık yalnızca dış politika başlığı değil; küresel ekonomi başlığıdır.
Açık kaynaklardan takip edilebildiği kadarıyla Batılı güvenlik kurumlarının odağı tek bir saldırı ihtimalinden ziyade şu göstergelerde yoğunlaşıyor:
Bunlar yalnızca askeri göstergeler değildir.
Aynı zamanda finans piyasalarının da yakından takip ettiği risk parametreleridir.
Piyasalarda çoğu yatırımcı yalnızca Brent fiyatını izliyor.
Profesyonel enerji yatırımcıları ise farklı göstergelere bakıyor.
Örneğin;
Lloyd’s List’e göre Hürmüz’de tanker trafiğinin yeniden başlaması krizin bittiği anlamına gelmiyor; piyasa “dur-kalk” düzenine geçmiş durumda. Gemiler hareket ediyor ancak güvenlik olayları ve diplomatik belirsizlikler nedeniyle ticaret normalleşmiş sayılmıyor. (Lloyd’s List)
Bu nedenle petrol fiyatı sabit kalsa bile taşımacılık maliyetleri artabilir.
Bu da zamanla enflasyona yansıyabilir.
Farklı kurumlar farklı fiyat hedefleri açıklıyor.
Ancak ortak tema dikkat çekici.
Goldman Sachs, piyasanın bugün yalnızca sınırlı bir jeopolitik risk primi fiyatladığını; buna rağmen fiziksel petrol piyasasında stokların azaldığını ve Körfez ile Kızıldeniz kaynaklı arzın sıkılaştığını belirtiyor. (Reuters)
J.P. Morgan ise asıl riskin petrol fiyatının seviyesi değil, Hürmüz Boğazı’ndaki uzun süreli operasyonel aksama olduğunu; bunun küresel büyüme üzerinde anlamlı aşağı yönlü baskı yaratabileceğini değerlendiriyor. (JPMorgan Chase)
Morgan Stanley, çatışmanın tek başına hisse piyasaları için kalıcı bir ayı piyasası yaratmayacağını; ancak petrol arzında uzun süreli kesinti yaşanması halinde enflasyon, faizler ve riskli varlıklar üzerinde baskının artacağını vurguluyor. (Morgan Stanley)
Bank of America, Citi ve diğer büyük kurumların kamuya açık tahminlerinde de ortak yaklaşım benzer: Kısa süreli şoklar yönetilebilir görülüyor, ancak Hürmüz’de haftalar sürecek bir kesinti petrol fiyatlarında ve küresel enflasyonda çok daha sert sonuçlar doğurabilir. (The Economic Times)
Tarih bize şunu gösteriyor:
2026’da ise piyasalar ilk kez aynı anda enerjiyi, lojistiği, sigortayı, tedarik zincirini ve jeopolitiği birlikte fiyatlıyor.
Bu nedenle önümüzdeki hafta açıklanacak enflasyon verileri elbette önemli olacak.
Ancak Hürmüz Boğazı’ndan, Washington’dan, Tel Aviv’den veya Tahran’dan gelecek tek bir haber; tahvil faizlerinden altına, petrolden hisse senetlerine kadar bütün fiyatlamayı birkaç saat içinde değiştirebilir.
İşte bu yüzden yeni haftanın en önemli sorusu, “Savaş çıkar mı?” değil;
“Küresel piyasalar, jeopolitik riskin gerçek maliyetini hâlâ olduğundan düşük mü fiyatlıyor?” olacaktır.Son söz
Piyasalar bazen çok karmaşık görünür.
Oysa büyük resim çoğu zaman daha basittir.
Eğer diplomasi güç kazanırsa, risk primi azalır ve makro veriler yeniden ana belirleyici olur.
Eğer askeri gerilim tırmanırsa, enerji maliyetleri ve güvenli liman talebi ön plana çıkar.
Yatırımcıların önümüzdeki hafta cevap arayacağı soru, “kim haklı?” değil, “hangi senaryo daha olası?” olacaktır.
Çünkü başarılı yatırımcının avantajı, geleceği kesin olarak bilmesi değil; farklı olasılıkları önceden değerlendirerek riskini buna göre yönetebilmesidir.