
Küresel piyasalarda bu sabahın en önemli sorusu petrolün, yapay zekânın ya da faizlerin nereye gideceği değil.
Asıl soru şu:
Wall Street gerçekten düşebilir mi?
Çünkü son dönemde hem Amerika’da hem Türkiye’de yatırımcılar arasında giderek yaygınlaşan bir inanç var.
“Amerika’da ara seçimlere kadar borsa düşmez.”
“Türkiye’de seçim görünene kadar Türk lirası sert değer kaybetmez.”
“Devletler seçim öncesi piyasaların bozulmasına izin vermez.”
İlk bakışta mantıklı görünüyor.
Fakat piyasa tarihi bize başka bir şey söylüyor.
Bugün gelişen ülke para birimlerinde yaşanan satış dalgası aslında bu sorunun ilk işaretlerini veriyor.
Güney Kore wonu son bir yılda dolar karşısında yaklaşık yüzde 13 değer kaybetti.
Endonezya rupisi son yılların en zayıf seviyelerinde işlem görüyor.
Hindistan rupisi üzerindeki baskı artıyor.
Filipin pesosu ve Tayland bahtı da aynı hikâyenin parçası.
Ortak neden ise oldukça basit.
Petrol yükseliyor.
Dolar güçlü kalıyor.
Sermaye yeniden Amerika’ya dönüyor.
Özellikle petrol ithalatçısı ekonomiler enerji faturası büyüdükçe daha fazla dolar bulmak zorunda kalıyor.
Bu nedenle bugün piyasa büyüme hikâyesinden çok bilanço dayanıklılığını fiyatlıyor.
Financial Times’ın son haftalarda dikkat çektiği gibi Güney Kore örneği oldukça çarpıcı.
Çip ihracatı güçlü.
Teknoloji sektörü canlı.
Ancak buna rağmen won değer kaybediyor.
Çünkü yatırımcı artık sadece ihracata değil, sermaye akımlarına bakıyor.
Çip satabilirsiniz.
Ama yerli yatırımcılar ve fonlar dolara gidiyorsa para biriminiz yine zayıflar.
Asya tarafındaki bu kırılganlığın tam karşısında ise Wall Street bulunuyor.
S&P 500 ve Nasdaq son dönemde yeni zirveleri test etti.
Yapay zekâ şirketleri tarihin en büyük değerlemelerinden bazılarına ulaştı.
Financial Times’ın son günlerde dikkat çektiği bir başka gelişme ise AI şirketlerinin rekor düzeyde dönüştürülebilir tahvil ihraç etmeye başlaması oldu.
Piyasalar adeta gelecekteki büyümeyi bugünden satın alıyor.
Tam da burada Michael Burry’nin uyarıları yeniden önem kazanıyor.
Burry son aylarda yarı iletken ve teknoloji hisselerine karşı pozisyonlarını koruyor.
Onun temel argümanı basit:
Teknoloji devrimi gerçek olabilir.
Fakat fiyatlamalar yanlış olabilir.
1999 yılında internet gerçekti.
Fakat Nasdaq balonu da gerçekti.
Ray Dalio ise farklı bir noktaya dikkat çekiyor.
Dalio’ya göre bugünün asıl riski yapay zekâ değil.
Borç.
Amerika’nın kamu borcu artık ekonomik sistemin merkezine yerleşmiş durumda.
Dalio son açıklamalarında ABD’nin borç krizinin tek başına değil, jeopolitik gerilimler, siyasi kutuplaşma, para sistemindeki dönüşüm ve küresel güç değişimiyle birleşerek ilerlediğini söylüyor.
Aslında Financial Times’ın dün yayımladığı “Trump’s Empire of Debt” başlıklı analiz de tam olarak bu noktaya odaklanıyordu.
FT’nin temel tezi oldukça sert:
Amerika büyümeyi, savaş harcamalarını ve jeopolitik hedeflerini giderek daha fazla borçla finanse ediyor.
Rezerv para olmanın sağladığı ayrıcalık hâlâ devam ediyor.
Ancak yatırımcılar ilk kez bu modelin sınırlarını daha yüksek sesle tartışmaya başladı.
Merkez bankalarının altına yönelmesi, ABD tahvillerine olan talebin sorgulanması ve bütçe açıklarının büyümesi bu tartışmanın merkezinde yer alıyor.
Peki bütün bunların seçimlerle ne ilgisi var?
Aslında her şey seçimlerle ilgili.
Kasım 2026’da Amerika ara seçimlere gidiyor.
Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Senato’nun üçte biri yeniden seçilecek.
Tarihsel olarak başkanın partisi ara seçimlerde çoğunlukla sandalye kaybeder.
Bugün Washington’da hem Cumhuriyetçiler hem Demokratlar bunun farkında.
Son günlerde yapılan ön seçimler ve siyasi analizler Demokratların özellikle Temsilciler Meclisi tarafında yeniden güç kazanabileceğine işaret ediyor.
Bu nedenle Trump yönetimi açısından ekonomik görünüm artık yalnızca ekonomi değil aynı zamanda seçim stratejisi.
Düşen borsa istemiyorlar.
Yükselen işsizlik istemiyorlar.
Yükselen mortgage faizleri istemiyorlar.
Nitekim Associated Press’in aktardığı son analizlerde tahvil piyasasının Trump yönetimine yeni bir uyarı gönderdiği belirtiliyor.
Artan borçlanma ihtiyacı faizleri yukarı taşıyor ve bu durum Cumhuriyetçiler için seçim öncesi risk yaratıyor.
Ancak burada kritik hata yapılıyor.
Seçimlerin olması piyasaların düşmesini engellemez.
Seçimler sadece hükümetlerin piyasaları destekleme motivasyonunu artırır.
İkisi aynı şey değildir.
2000 Nasdaq çöküşü seçim takvimine bakmadı.
2008 küresel finans krizi seçim dinlemedi.
2020 pandemi seçim dinlemedi.
2022 İngiltere tahvil krizi seçim dinlemedi.
Bugün de aynı durum geçerli.
Eğer petrol kalıcı biçimde 100 doların üzerine yerleşirse…
ABD 10 yıllık tahvil faizleri yeniden yüzde 5 seviyesine yaklaşırsa…
Orta Doğu krizi yeniden büyürse…
Yapay zekâ hisselerinde sert değerleme düzeltmeleri başlarsa…
Hiçbir siyasi yönetim piyasaları sonsuza kadar yukarıda tutamaz.
Türkiye tarafında da benzer bir yanlış okuma yapılıyor.
TL’nin seçim görünene kadar değer kaybetmeyeceği düşünülüyor.
Doğrudur.
Politika yapıcılar kur oynaklığını sınırlamak ister.
Rezerv kullanabilir.
Likidite yönetebilir.
Finansal koşulları destekleyebilir.
Fakat Türkiye ile ABD arasında çok önemli bir fark vardır.
Amerika dolar basabilir.
Türkiye dolar basamaz.
Bu nedenle Washington’ın hata yapma lüksü Ankara’dan çok daha büyüktür.
Sonuç olarak bugün piyasalar bize iki ayrı hikâye anlatıyor.
Birinci hikâye Wall Street’in hikâyesi.
Yapay zekâ, büyüme, teknoloji ve seçim ekonomisi.
İkinci hikâye ise gelişen piyasaların hikâyesi.
Petrol, dolar, sermaye çıkışı ve kırılgan para birimleri.
Bu iki hikâye şu an birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı yerden besleniyor.
Borç.
Financial Times’ın “Trump’ın Borç İmparatorluğu” benzetmesi tam da bu nedenle önemli.
Çünkü bugün hem Washington hem de dünyanın geri kalanı zaman satın alıyor.
Borçla satın alınan zaman ise her zaman sonsuz değildir.
Piyasalar bazen seçimleri önemser.
Ama sonunda her zaman bilançoları fiyatlar.
Ve tarihte hiçbir seçim takvimi ekonomik matematiği sonsuza kadar yenememiştir.