
İran-İsrail savaşı başladığında dünya finans piyasalarının dikkati petrol fiyatlarına, Hürmüz Boğazı’na ve Amerikan bombardıman uçaklarına çevrilmişti. Ancak küresel jeopolitiğin temel kuralı değişmedi: Büyük krizler yaşanırken en önemli gelişmeler çoğu zaman başka yerlerde olur.
Bu kez o yer Ankara olabilir.
İngiliz basınında yayımlanan dikkat çekici bir analizde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sırasında oluşan uluslararası dikkat dağınıklığını içeride siyasi alanı yeniden şekillendirmek için kullandığı öne sürülüyor.
Bu yorumun tamamına katılmak mümkün olmayabilir. Ancak ortaya attığı temel soru oldukça önemli:
İran savaşı sadece Ortadoğu’nun güç dengelerini mi değiştirdi, yoksa Türkiye’nin iç ve dış politika pozisyonunu da yeniden tanımlayan bir dönüm noktası mı oldu?
Uluslararası ilişkiler literatüründe buna “dış şok avantajı” denir.
Tarih boyunca liderler büyük jeopolitik kriz dönemlerinde içeride daha geniş hareket alanı elde etmiştir.
Şimdi benzer bir dinamik Türkiye için de tartışılıyor.
Washington merkezli düşünce kuruluşlarından uzmanlar, NATO’nun, Avrupa’nın ve ABD’nin önceliğinin şu anda İran, Çin, Rusya ve enerji güvenliği olduğunu belirtiyor. Bu nedenle demokrasi ve hukuk tartışmalarının ikinci plana düştüğünü savunuyorlar.
Finans piyasaları siyasi tartışmalardan çok sonuçlarla ilgilenir.
Bugün Londra’daki fon yöneticilerinin masasında üç soru bulunuyor:
Aslında son haftalarda yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelerinde en dikkat çekici nokta tam da bu ayrışma oldu.
Bir tarafta siyasi risk primi.
Diğer tarafta ise:
Bu nedenle CDS yükselirken bazı sektörlerde yabancı ilgisinin devam ettiğini görüyoruz.
İran savaşı sonrası ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri savunma harcamalarının küresel ölçekte yeniden hızlanması oldu.
Türkiye burada kritik bir konuma sahip.
Son yıllarda:
gibi sistemlerin sahada test edilmesi Ankara’ya önemli bir ihracat avantajı sağladı.
The Telegraph analizinde Irak’ın Türk hava savunma sistemlerine yönelmesi ve Endonezya’nın Kızılelma ilgisi özellikle vurgulanıyor.
Bu durum aslında Goldman Sachs, JPMorgan ve Morgan Stanley’nin son yıllardaki savunma sanayii temasını doğruluyor:
Yeni küresel düzende savunma artık sadece güvenlik değil aynı zamanda büyüme politikasıdır.
Financial Times’ın efsanevi yazarı Martin Wolf benzer durumlarda her zaman aynı soruyu sorar:
“Ekonomik başarı ile kurumsal yapı arasındaki ilişki ne kadar sürdürülebilir?”
Türkiye bugün tam olarak bu kavşağa gelmiş durumda.
Bir tarafta:
Diğer tarafta:
Piyasalar kısa vadede ilk gruba odaklanabilir.
Ancak uzun vadeli sermaye ikinci gruba bakar.
İran savaşı aslında daha büyük bir hikâyenin parçası.
ABD’nin küresel sistemdeki rolü değişiyor.
Avrupa savunmasını yeniden inşa ediyor.
Çin alternatif ticaret ağları kuruyor.
Rusya yaptırımlara rağmen yeni enerji koridorları geliştiriyor.
Bu tablo içinde Türkiye;
aynı anda etkin olan az sayıdaki ülkeden biri haline geliyor.
Bu nedenle Ankara’nın stratejik önemi son yılların en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.
İran savaşı başladığında birçok yatırımcı petrolün 150 dolara gideceğini düşünüyordu.
Gitmedi.
Bazıları küresel resesyon bekliyordu.
O da gerçekleşmedi.
Ancak gözden kaçan başka bir gelişme yaşandı:
Türkiye’nin jeopolitik değeri yeniden fiyatlanmaya başladı.
Bu yeniden fiyatlama olumlu da olabilir, riskli de.
Çünkü jeopolitik güç ile ekonomik güç her zaman aynı şey değildir.
Tarih bize gösteriyor ki kalıcı başarı ancak ikisinin dengelenmesiyle mümkündür.
Bugün Ankara’nın önündeki temel soru da budur:
Türkiye yeni küresel düzende yalnızca vazgeçilmez bir stratejik ortak mı olacak, yoksa bu jeopolitik avantajı kalıcı ekonomik güce dönüştürebilecek mi?
İran savaşı sona erdiğinde yatırımcıların cevap arayacağı asıl soru büyük ihtimalle bu olacak.
Erdoğan, İran Savaşı ve Yeni Küresel Düzen: Türkiye’nin Jeopolitik Gücü Ekonomik Güce Dönüşecek mi?
İran savaşı sonrası Türkiye’nin artan jeopolitik önemi, Erdoğan’ın iç politikadaki hamleleri, NATO dengeleri, savunma sanayii ihracatı ve küresel yatırımcıların Türkiye algısı. Financial Times ve Martin Wolf çizgisinde kapsamlı analiz.
#Türkiye #Erdoğan #İranSavaşı #NATO #SavunmaSanayii #Bayraktar #KüreselPiyasalar #Jeopolitik #FinancialTimes #MartinWolf #Ekonomi #Borsaİstanbul #CDS #MehmetŞimşek #FatihKarahan #Ortadoğu #Enerji #JeopolitikRisk #FullThrottle #BSEkonomi

hd yap
Edit

bu açıklama uluslararsı medyada özellikle siyasi çevrelerde nasıl yorumlandı üzerine deataylı ft full throttle daha fazla
bu açıklama uluslararsı medyada özellikle siyasi çevrelerde nasıl yorumlandı üzerine deataylı ft full throttle daha fazla
Cancel
Send
Donald Trump’ın, Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın görev alanını Irak ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletmesi uluslararası diplomasi çevrelerinde sıradan bir bürokratik düzenleme olarak okunmadı.
Tam tersine.
Washington, Ankara, Tel Aviv, Körfez başkentleri ve Avrupa’daki strateji merkezlerinde bu gelişme, Trump yönetiminin Ortadoğu’da yeni bir koordinasyon ekseni kurmaya çalıştığının işareti olarak değerlendiriliyor.
Ragıp Soylu’nun dikkat çektiği gibi, Trump’ın aynı anda hem Türkiye Büyükelçiliği görevini koruyup hem de Barrack’ı Irak ve Suriye dosyalarının merkezine yerleştirmesi Ankara açısından son derece önemli bir gelişme olarak görülüyor.
Çünkü bu kararın satır aralarında çok daha büyük bir jeopolitik hikâye bulunuyor.
Washington’daki birçok dış politika çevresinin dikkat çektiği ilk konu şu oldu:
Trump yönetimi artık Suriye, Irak ve Türkiye dosyalarını ayrı görmüyor.
Barrack’ın görev tanımının genişletilmesi;
gibi başlıkların tek merkezden yönetileceğini gösteriyor.
Bu nedenle birçok yorumcu bunu fiilen:
“Türkiye’nin bölgesel merkez olarak konumlandırılması”
şeklinde yorumladı.
Londra’daki diplomatik çevrelerde konuşulan soru farklı:
Trump neden kariyer diplomatları değil de Tom Barrack gibi doğrudan kendisine bağlı isimleri tercih ediyor?
Barrack klasik bir diplomat değil.
Gayrimenkul milyarderi.
Trump’ın uzun yıllara dayanan yakın dostu.
2017 açılış komitesinin başkanı.
Ve Beyaz Saray’a doğrudan erişimi olan birkaç isimden biri.
Bu yüzden bazı Avrupa diplomasi çevreleri bu gelişmeyi:
“Ortadoğu’da kurumsal Amerikan diplomasisinden çok Trump diplomasisine geçiş”
olarak değerlendiriyor.
İsrail medyasında ve güvenlik çevrelerinde Barrack uzun süredir dikkatle takip edilen bir isim.
Çünkü son dönemde:
gibi kritik süreçlerin merkezinde yer aldı.
Özellikle İran savaşından sonra oluşan yeni dengede İsrail’in en büyük sorularından biri şu:
“Türkiye yeni Suriye düzeninde ne kadar etkili olacak?”
Barrack’ın yükselen rolü birçok gözlemci tarafından bu soruya verilmiş dolaylı bir cevap olarak görülüyor.
Türk dış politika çevrelerinde yorum daha net.
Bu gelişme:
şeklinde değerlendiriliyor.
Nitekim son aylarda:
dikkat çekici şekilde yoğunlaştı.
Aslında bu kararın zamanlaması çok kritik.
İran savaşı sonrası Ortadoğu’da üç büyük boşluk oluştu:
ABD’nin bölgedeki doğrudan askeri yükü azaltma isteği.
Yeni koridor arayışları.
İran’ın etkisinin sınırlandığı yeni denklem.
Trump yönetimi bu boşlukları doldururken Türkiye’yi merkezi aktörlerden biri olarak görüyor gibi duruyor.
Bu nedenle Barrack’ın rolü sadece büyükelçilik görevi değil.
Fiilen bölgesel koordinatörlük.
Brüksel ve bazı NATO çevrelerinde farklı bir değerlendirme yapılıyor.
Onlara göre:
Türkiye’nin stratejik önemi artarken;
başlıkları geri planda kalabilir.
Bu kaygı son dönemde özellikle Batı medyasında daha sık görülmeye başladı.
Bazı Avrupa yorumcuları:
“Jeopolitik zorunluluklar Erdoğan’a daha geniş hareket alanı sağlıyor”
tespitini yapıyor.
Bu gelişmenin özü aslında Tom Barrack değil.
Tom Barrack sadece semptom.
Asıl hikâye şu:
Trump yönetimi Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmaya çalışıyor.
Bu düzende:
aynı stratejik çerçevenin parçaları haline geliyor.
Ve bu mimarinin merkezinde Türkiye giderek daha görünür bir yere yerleşiyor.
Trump’ın Barrack açıklaması bu yüzden uluslararası çevrelerde sıradan bir personel kararı olarak değil;
“Washington’ın Ankara’ya verdiği yeni jeopolitik ağırlığın ilanı”
olarak okunuyor.
Piyasaların, diplomatik çevrelerin ve bölgesel aktörlerin dikkat kesildiği nokta da tam olarak burası. Çünkü İran sonrası Ortadoğu düzeni kurulurken masada oturan ülkeler kadar, masayı kuran ülkeler de belirleniyor. Ve son gelişmeler, Türkiye’nin ikinci gruba yaklaşmakta olduğuna işaret ediyor olabilir.
Trump’ın Tom Barrack Hamlesi Ankara İçin Ne Anlama Geliyor? Washington’dan Türkiye’ye Stratejik Mesaj mı?
Trump’ın Tom Barrack’ı Irak ve Suriye dosyalarının merkezine yerleştirmesi uluslararası medyada nasıl yorumlandı? Erdoğan, Türkiye, Suriye, İsrail ve İran sonrası Ortadoğu dengeleri üzerine FT tarzında kapsamlı analiz.
#Trump #Erdoğan #TomBarrack #Türkiye #Suriye #Irak #Ortadoğu #Jeopolitik #NATO #ABD #FinancialTimes #MartinWolf #DışPolitika #İran #İsrail #Washington #Ankara #KüreselPiyasalar #FullThrottle #BSEkonomi
daha fazla referans ve derinlemesine araştırmaThought for 13s
Elbette. Önce küçük düzeltme: Ekran görüntüsündeki iddia, Trump’ın Barrack’ı “Irak ve Suriye özel temsilcisi” yaptığı yönünde. Resmî ve güvenilir kaynaklarda görünen daha net ifade ise Rubio’nun Barrack için “Suriye’de merkezi muhatap, Irak’ta güvenilir kilit isim” demesi. Yani fiilen görev genişlemesi var; formel unvan kısmı kaynaklara göre biraz muğlak.
Tom Barrack’ın Türkiye Büyükelçisi olarak kalırken Suriye ve Irak dosyalarında da merkezi figüre dönüşmesi, Washington’ın Ortadoğu politikasında teknik bir personel değişikliği değil; Trump döneminin “devlet dışı diplomasi” tarzının en açık göstergelerinden biri olarak okunmalı. Barrack zaten Mayıs 2025’te Türkiye Büyükelçiliği görevine ek olarak Suriye özel temsilciliğine getirilmişti; bu atama, ABD’nin Şam’a yönelik yaptırımları gevşetme ve yeni Suriye yönetimiyle ilişki kurma hamlesiyle aynı döneme denk gelmişti.
Asıl önemli nokta şudur: Washington artık Türkiye, Suriye ve Irak dosyalarını ayrı kriz başlıkları olarak değil, tek bir jeopolitik mimarinin parçaları olarak yönetmeye çalışıyor. Rubio’nun Barrack için kullandığı “Suriye’de merkezi muhatap” ve “Irak’ta güvenilir kilit el” ifadeleri, Ankara’nın bölgesel denklemde arka kapıdan değil, doğrudan ana koridordan içeri alındığını gösteriyor.
Reuters, Barrack’ın Suriye özel temsilciliğine getirilmesini Türkiye’nin post-Esad Suriye’de artan etkisiyle birlikte değerlendirmişti. Aynı haberde Trump’ın Ahmed eş-Şara ile Suudi Arabistan’da görüşmesi, yaptırımların gevşetilmesi ve Türkiye’nin yeni Suriye düzenindeki ağırlığı birlikte ele alındı.
AP ise Washington’ın Şam’daki büyükelçi konutunu yeniden açmasını ve Barrack’ın Damascus temaslarını, ABD-Suriye ilişkilerindeki çözülmenin sembolü olarak yazdı. Haberde Katar, Türkiye ve ABD şirketlerinin dahil olduğu büyük enerji projesi de vurgulandı; bu, Suriye’nin yeniden inşasında Türk şirketleri ve bankaları için ciddi bir alan açabileceğini gösteriyor.
BBVA CEO’su Onur Genç’in Reuters’a yaptığı değerlendirme de aynı ekonomik ekseni güçlendiriyor: Suriye yaptırımlarının gevşemesi, Türk şirketleri ve bankaları için yeniden inşa, finansman ve altyapı alanlarında fırsat yaratabilir.
Brookings’in analizlerinde Suriye’nin geleceğinde en kritik dinamiklerden birinin Türkiye-İsrail rekabeti olduğu vurgulanıyor. İsrail, güney Suriye ve güvenlik tamponu açısından hareket ederken; Türkiye kuzey, savunma, yeniden inşa, SDF/YPG ve merkezi devlet inşası başlıklarında daha derin pozisyon alıyor.
Brookings’in “Turkey in a Middle East at war” etkinlik notu da aynı noktaya işaret ediyor: İran savaşı ve bölgesel hizalanmalar değişirken Türkiye etkisini genişletiyor; ancak bu genişleme İsrail’le Suriye ve Doğu Akdeniz’de yeni rekabet alanları yaratıyor.
Bu yüzden Ragıp Soylu’nun “Erdoğan’ın kulağına müzik” yorumu abartılı değil. Ankara açısından Barrack’ın yükselen rolü üç anlama geliyor: Washington Türkiye’yi Suriye masasında vazgeçilmez görüyor; Irak dosyasında İran etkisini sınırlamak için Ankara hattına daha fazla ihtiyaç duyuyor; İsrail lobisine rağmen Trump-Erdoğan kanalının doğrudan diplomasi üretebildiği mesajı veriliyor.
Carnegie, Türkiye-Irak ilişkilerini yeni Ortadoğu düzeninin merkez başlıklarından biri olarak ele alıyor. Analize göre Türkiye, İran’ın bölgesel etkisinin azalmasından fayda sağlayabilir; fakat İran savaşı Irak’a yayılırsa güvenlik işbirliği ve Kalkınma Yolu gibi bağlantısallık projeleri zarar görebilir.
Bu nedenle Barrack’ın Irak dosyasına da yakınlaştırılması, yalnızca diplomatik bir jest değil. Washington’ın hedefi muhtemelen üçlü bir denklem kurmak: Irak’ta İran etkisini sınırlamak, Türkiye’nin Kalkınma Yolu ve güvenlik kapasitesinden yararlanmak, Suriye’de merkezi yönetim ile kuzeydeki Kürt dosyasını tek çerçeveye bağlamak.
Reuters’ın daha önce bildirdiği üzere Trump’ın Irak özel temsilcisi Mark Savaya’nın görevden ayrılması, Barrack’ın Irak portföyünü devralabileceği spekülasyonlarını zaten güçlendirmişti.
Burada Martin Wolf’un soracağı soru şu olurdu: Bir ülkenin jeopolitik değeri artarken, kurumsal kapasitesi ve hukuk düzeni zayıflıyorsa, bu değer sürdürülebilir mi?
Trump’ın Barrack tercihi kurumsal Amerikan diplomasisinden çok kişisel erişim diplomasisini temsil ediyor. Barrack kariyer diplomat değil; Trump’a yakın, özel sektör geçmişi güçlü, doğrudan lider diplomasisi yapabilen bir figür. Bu model hızlı sonuç üretebilir. Fakat aynı zamanda öngörülebilirlik sorunu yaratır.
Ortadoğu’da bugün Washington’ın yapmak istediği şey şudur: askerî yükü azaltmak, yaptırımları seçici gevşetmek, Körfez sermayesini yeniden inşaya çekmek, İsrail’in güvenliğini korumak, İran’ın kalıntı etkisini sınırlamak ve Türkiye’yi bu yeni mimaride operasyonel ortak yapmak. FT’nin ABD’nin Suriye’de askerî varlığını azaltmasına ilişkin haberinde de bu yön açık: diplomatik normalleşme ilerlerken askerî ayak izi küçültülüyor.
Bu hikâyenin finansal tarafı doğrudan Türkiye risk primiyle bağlantılı. Olumlu senaryoda Türkiye; Suriye yeniden inşası, enerji projeleri, savunma ihracatı, Irak Kalkınma Yolu, Körfez sermayesi ve NATO güvenlik mimarisi üzerinden yeniden değerlenir.
Olumsuz senaryoda ise aynı jeopolitik kaldıraç içeride hukuk devleti tartışmalarıyla birleşir; yabancı yatırımcı “stratejik değer yüksek, kurumsal risk yüksek” sonucuna varır. The Times ve Telegraph çizgisindeki son yorumlarda Türkiye’de muhalefete yönelik baskıların arttığı ve Batı’nın jeopolitik ihtiyaçlar nedeniyle daha sessiz kaldığı tezi öne çıkıyor.
Bu yüzden Barrack hamlesi tek başına “Türkiye kazandı” manşetiyle okunmamalı. Daha doğru başlık şu olur:
Washington, İran sonrası Ortadoğu’yu yeniden kurarken Türkiye’yi vazgeçilmez görüyor; fakat bu vazgeçilmezlik Ankara’ya hem büyük jeopolitik fırsat hem de daha sert kurumsal sınav getiriyor.
Kullanılabilecek güçlü referans seti: Reuters, AP, FT, Al Jazeera, Jerusalem Post, Brookings, Carnegie, Atlantic Council, MEI, The National, The Guardian.
son 2 yazıyı bol kaynak ve referans ile birleştirerek son bir ft full throttle yazı yaz
Full Throttle | Financial Times – Martin Wolf Çizgisinde Küresel Makro ve Jeopolitik Analiz
Ortadoğu yeniden çiziliyor.
Bu kez tanklarla değil yalnızca.
Enerji koridorlarıyla.
Savunma ağlarıyla.
Ticaret rotalarıyla.
Ve en önemlisi yeni diplomatik mimariyle.
Donald Trump’ın Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a verdiği genişletilmiş bölgesel rol ilk bakışta teknik bir atama gibi görünebilir. Ancak Washington, Londra, Tel Aviv ve Körfez’deki strateji çevrelerinde bu gelişme çok daha büyük bir dönüşümün işareti olarak okunuyor.
Çünkü mesele Tom Barrack değil.
Mesele İran sonrası Ortadoğu’nun kim tarafından tasarlanacağı.
İran-İsrail savaşı başladığında küresel piyasalarda korkulan senaryo belliydi:
Bunların hiçbiri tam anlamıyla gerçekleşmedi.
Ancak savaşın görünmeyen etkileri çok daha büyük oldu.
Guardian’ın dikkat çektiği gibi savaş sonrası Körfez ülkeleri, Türkiye, Katar, Mısır ve Pakistan dahil birçok bölgesel aktör yeni bir diplomatik eksende buluşmaya başladı.
Bu durum aslında Amerikan gücünün bölgede artık eskisi kadar belirleyici olmadığının da işaretiydi.
Washington koruyucu güç olmaktan çok koordinatör güce dönüşüyor.
Ve bu dönüşümün merkezinde Türkiye bulunuyor.
Reuters’ın ortaya koyduğu üzere Trump yönetimi Tom Barrack’ı yalnızca Ankara Büyükelçisi olarak değil, aynı zamanda Suriye dosyasının ana koordinatörlerinden biri olarak konumlandırdı.
Bu sıradan bir diplomatik tercih değil.
Barrack kariyer diplomatı değil.
Trump’ın onlarca yıllık yakın dostu.
Doğrudan Oval Ofis erişimi olan isimlerden biri.
Financial Times’ın dikkat çektiği gibi Barrack artık Türkiye, Suriye ve Lübnan ekseninde fiilen bölgesel koordinatör gibi çalışıyor.
Bu da Washington’ın artık şu yaklaşımı benimsediğini gösteriyor:
Türkiye, Irak ve Suriye dosyaları birbirinden ayrı değil.
Tek bir stratejik alan.
İran savaşının ardından ortaya çıkan en büyük boşluk İran’ın bölgesel nüfuz alanında yaşandı.
Ortaya üç kritik alan çıktı:
Ve Türkiye bu üç alanın tamamına aynı anda dokunabilen nadir ülkelerden biri.
Carnegie’nin analizinde Türkiye-Irak hattının artık yalnızca güvenlik ilişkisi değil, yeni bölgesel düzenin ekonomik omurgalarından biri olduğu belirtiliyor.
Özellikle:
başlıkları yeni dönemin ana eksenleri arasında görülüyor.
Financial Times’ın son analizlerinden biri Türkiye’nin “Middle Corridor” stratejisini doğrudan Hürmüz’e alternatif olarak pazarlamaya başladığını ortaya koyuyor.
Bu tesadüf değil.
Bu yeni jeopolitik oyunun ekonomik ayağı.
Suriye artık Esad sonrası yeniden yapılanma dosyası.
Ve burada en büyük rekabet Türkiye ile İsrail arasında şekilleniyor.
Brookings’in analizine göre yeni Suriye’nin kaderini belirleyecek temel unsur Türkiye-İsrail güç dengesi olacak.
Washington Post’un son değerlendirmesi de aynı noktaya işaret ediyor:
Türkiye artık İran sonrası bölgede İsrail’le daha görünür stratejik rekabet dönemine hazırlanıyor.
İsrail açısından temel soru şu:
Türkiye yeni Suriye düzeninde ne kadar etkili olacak?
Türkiye açısından soru farklı:
İsrail’in güvenlik kırmızı çizgileri ile Ankara’nın bölgesel nüfuzu nerede çakışacak?
Le Monde’un analizinde İsrail ve Türkiye arasında Suriye sahasında fiili koordinasyon mekanizması kurulduğu ancak rekabetin devam ettiği belirtiliyor.
Bu durum aslında Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu’nun en önemli jeopolitik gerilimlerinden biri haline geliyor.
Son üç yılda Türkiye’nin yükselen etkisinin merkezinde yalnızca diplomasi yok.
Savunma sanayii bulunuyor.
Reuters’ın aktardığı üzere Türkiye artık Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasında aktif rol oynuyor.
Bu durum yalnızca askerî değil.
Ekonomik sonuçlar da doğuruyor.
Çünkü yeni Ortadoğu düzeninde:
enerji kadar stratejik hale gelmiş durumda.
Bu nedenle Türkiye’nin savunma ihracatı artık yalnızca ticaret değil.
Jeopolitik nüfuz aracı.
Brookings ve MEI çevrelerinde son dönemde öne çıkan değerlendirme şu:
ABD artık bölgeyi doğrudan yönetmek istemiyor.
Yönetim maliyeti çok yükseldi.
Afganistan sonrası dönem bunu gösterdi.
Bu nedenle Washington yeni model arıyor:
Barrack tam da bu modelin temsilcisi.
Bu yüzden Ankara’daki rolü sıradan büyükelçilik görevinin çok ötesine geçmiş durumda.
Burada Financial Times’ın efsanevi yorumcusu Martin Wolf muhtemelen farklı bir soru sorardı:
Jeopolitik önem ekonomik sürdürülebilirliğin yerini tutabilir mi?
Türkiye bugün tam bu ikilemle karşı karşıya.
Bir tarafta:
Diğer tarafta:
Brookings’in son analizlerinden biri Türkiye’yi “zor ama vazgeçilmez müttefik” olarak tanımlıyor.
Bu ifade aslında bütün hikâyeyi özetliyor.
Batı medyasında son dönemde sık tekrarlanan görüş şu:
İran savaşı ve bölgesel krizler Erdoğan’a daha geniş diplomatik hareket alanı açtı.
Çünkü Avrupa:
gibi başlıklarda Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.
Bu nedenle bazı Batılı çevreler Ankara’daki iç siyasi gelişmelere geçmiş dönemlere kıyasla daha sessiz yaklaşıyor.
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü değil.
Jeopolitik kırılma dönemlerinde büyük güçler önceliklerini değiştirir.
Bugün de yaşanan tam olarak bu.
Son yirmi yılda Türkiye çoğu zaman Batı ile Doğu arasında köprü olarak tanımlandı.
Bugün tablo farklı.
Artık mesele köprü olmak değil.
Mesele ağın merkezine dönüşmek.
İran savaşı sonrası ortaya çıkan yeni denklemde:
aynı jeopolitik masada birleşiyor.
Ve ilk kez Ankara bu masada yalnızca davet edilen ülke gibi görünmüyor.
Masanın kurulmasında rol oynayan ülkelerden biri haline geliyor.
Trump’ın Barrack hamlesi bu yüzden yalnızca diplomatik bir atama değil.
Washington’ın İran sonrası Ortadoğu haritasında Türkiye’ye biçtiği rolün açık sinyali.
Ancak tarih bize aynı şeyi tekrar tekrar gösteriyor:
Jeopolitik yükselişler kalıcı ekonomik dönüşüme çevrilemediğinde geçici kalır.
Önümüzdeki birkaç yıl Türkiye için bu nedenle yalnızca dış politika testi değil.
Aynı zamanda ekonomik ve kurumsal dayanıklılık testi olacak.
Ve küresel yatırımcıların asıl izleyeceği konu da bu olacak.