
Ankara’da muhalefetin kurultay sürecine ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı, Türkiye içinde yalnızca hukuki ya da siyasi bir tartışma yaratmadı. Karar, aynı zamanda Batı medyasında ve düşünce kuruluşlarında uzun süredir büyüyen daha büyük bir kaygının yeni halkası olarak değerlendiriliyor:
Türkiye’de devlet kurumları ile siyasal rekabet arasındaki sınırlar yeniden mi çiziliyor?
Son günlerde Reuters, AP, The Guardian, Politico, Al Monitor ve Avrupa merkezli yayınlarda kullanılan ortak dil dikkat çekici ölçüde benzeşiyor. Kullanılan ifadeler farklı olsa da ana çerçeve aynı:
Muhalefetin yalnızca sandıkta değil, hukuk mekanizması üzerinden de baskı altına alındığı düşünülüyor. (reuters.com)
Batılı diplomatik çevrelerde ve Washington merkezli düşünce kuruluşlarında mesele artık yalnızca CHP içi kriz olarak görülmüyor. Tartışma daha büyük bir soruya evrilmiş durumda:
Türkiye, rekabetçi demokrasiden daha kontrollü bir siyasi modele mi geçiyor?
Reuters’ın analizlerinde özellikle üç nokta sürekli vurgulanıyor:
Reuters’ın kullandığı “judicial coup” yani “yargısal darbe” ifadesi doğrudan kendi yorumu değil; muhalefetin ve Avrupa’daki bazı siyasi çevrelerin değerlendirmesi olarak aktarılıyor. Ancak uluslararası okuyucu açısından esas dikkat çekici unsur şu:
Batı medyası artık Türkiye’deki siyasi gelişmeleri münferit olaylar olarak değil, birbirine bağlı bir süreç olarak okuyor.
İmamoğlu’nun tutuklanması, belediyelere yönelik soruşturmalar, diploma tartışmaları ve şimdi CHP kurultayına ilişkin butlan kararı aynı çerçeve içine yerleştiriliyor.
The Guardian ise meseleyi daha sert bir tonla ele aldı. Gazete, kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü siyasi yapıyı zayıflatabileceğini ve bunun Türkiye’deki demokratik gerilemeyi hızlandırabileceğini yazdı. (theguardian.com)
Associated Press ve Los Angeles Times gibi yayınlar ise özellikle polis müdahaleleri, parti binası etrafındaki gerilim ve protestolar üzerinden haber dili kurdu. Bu yayınlarda kullanılan görsellerin çoğunda çevik kuvvet, barikatlar ve gaz müdahalesi öne çıkarıldı. (apnews.com)
Politico Avrupa ise meseleyi daha çok NATO ve Avrupa Birliği perspektifinden ele aldı. Brüksel çevrelerinde Türkiye’nin güvenlik açısından vazgeçilmez görülmesine rağmen, hukuk devleti ve demokratik standartlar konusundaki gerilemenin artık açık biçimde konuşulduğu belirtiliyor. Politico analizlerinde özellikle Avrupa başkentlerinde şu ikili yaklaşımın güçlendiği vurgulanıyor:
“Türkiye’ye ihtiyaç var, ancak Türkiye’ye duyulan güven azalıyor.”
Bu yaklaşım özellikle savunma, göç yönetimi ve Karadeniz güvenliği gibi alanlarda Ankara ile iş birliği sürerken; siyasi sistem konusundaki eleştirilerin daha sertleşebileceğine işaret ediyor.
Washington’daki düşünce kuruluşlarında Türkiye uzun süredir yalnızca bir NATO ülkesi olarak değil, aynı zamanda “Batı sistemi içinde ama Batı standartlarından uzaklaşan ülke” örneği olarak tartışılıyor.
Özellikle Brookings Institution çevresindeki analizlerde son yıllarda üç ana başlık öne çıkıyor:
Brookings çevresindeki uzmanlar Türkiye’de seçimlerin hâlâ yapıldığını ancak siyasi rekabet şartlarının giderek eşitsizleştiğini savunuyor.
Washington’daki güvenlik çevrelerinde dikkat çeken nokta ise şu:
Türkiye’nin jeopolitik önemi nedeniyle Batı başkentleri Ankara ile ilişkileri koparmak istemiyor; ancak içeride yaşanan demokratik gerilimleri de artık görmezden gelmekte zorlanıyor.
Bu nedenle son dönemde Batı medyasında iki farklı ton aynı anda görülüyor:
Londra piyasalarında meseleye daha farklı bakılıyor.
Financial Times çizgisindeki yorumlarda asıl odak noktası doğrudan siyaset değil; siyasi gelişmelerin ekonomi üzerindeki etkisi.
Özellikle son karar sonrası:
uluslararası fon yöneticilerinin dikkatini çekmiş durumda.
Londra’daki birçok yatırım bankası için temel soru şu:
Mehmet Şimşek’in yürüttüğü ortodoks ekonomi programı, siyasi tansiyon yükselirken sürdürülebilir mi?
Çünkü Batılı yatırımcı açısından yalnızca faiz politikası değil, hukuk sistemi ve kurumsal öngörülebilirlik de fiyatlanıyor.
Bir Londra fon yöneticisinin Bloomberg’e yaptığı değerlendirme bu bakımdan dikkat çekiciydi:
“Piyasa yüksek faizi tolere eder ama kuralların sürekli değişmesini sevmez.”
Türkiye’nin son aylarda yeniden yabancı sermaye çekmeye başlaması, Şimşek programına duyulan görece güvenle bağlantılıydı. Ancak siyasi gerilim büyüdükçe bu güvenin kırılabileceği konuşuluyor.
Martin Wolf uzun süredir dünyada liberal demokratik düzenin aşındığını yazıyor.
Wolf’un son dönemdeki analizlerinde dikkat çeken tema şu:
Ekonomik kırılganlık arttıkça siyasi sistemler daha sertleşmeye eğilim gösteriyor.
Türkiye bu çerçevede Batı’daki birçok uzman tarafından artık yalnızca “yerel bir siyasi hikâye” olarak değil; küresel demokratik gerilemenin önemli örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Özellikle:
gibi başlıkların siyasi sistemi daha sert bir çizgiye taşıdığı düşünülüyor.
George Friedman ise Türkiye’ye daha jeopolitik bakıyor.
Friedman’ın son analizlerinde Türkiye’nin:
arasındaki stratejik konumu nedeniyle Batı için vazgeçilmez olduğu vurgulanıyor.
Bu nedenle Washington’ın Ankara ile ilişkilerde tam kopuş istemeyeceği düşünülüyor.
Ancak Friedman’a göre içerideki siyasi gerilim büyüdükçe Türkiye’nin dış politikada daha sert ve daha güvenlik merkezli davranma ihtimali de artıyor.
Bu da Batı’da şu soruyu büyütüyor:
Türkiye ekonomik normalleşmeye mi yönelecek, yoksa güvenlik merkezli yeni bir siyasi döneme mi girecek?
Batılı yatırım bankaları, diplomatik çevreler ve düşünce kuruluşlarında şu anda üç ana senaryo tartışılıyor.
Bu senaryoda:
Bu durumda:
Londra piyasalarında hâlâ en çok fiyatlanan senaryo bu.
Bu senaryo Batı’daki bazı çevrelerde giderek daha fazla konuşuluyor.
Eğer:
artarsa, Türkiye yeniden ciddi sermaye çıkışı baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Bu durumda:
Batı basınındaki son ton değişimi biraz da bu riskin fiyatlanmaya başladığını gösteriyor.
Washington ve Brüksel’de bazı strateji çevreleri ise farklı düşünüyor.
Onlara göre:
Türkiye’yi Batı için vazgeçilmez yapmaya devam ediyor.
Bu nedenle Batı’nın:
bir çizgide kalacağı düşünülüyor.
Yani Ankara ile Batı arasında “eleştirel ama zorunlu ortaklık” modeli derinleşebilir.
Bugün yaşanan tartışma yalnızca bir mahkeme kararı değil.
Batı’da mesele artık daha büyük bir çerçevede okunuyor:
Türkiye’nin siyasi sistemi hangi yöne evriliyor?
Çünkü küresel sermaye için de, Batılı hükümetler için de asıl belirleyici unsur artık tek başına seçimler değil.
Kuralların ne kadar öngörülebilir olduğu, muhalefetin ne kadar alan bulabildiği ve kurumların ne ölçüde bağımsız kaldığı sorusu giderek daha merkezi hale geliyor.
Ve son haftalarda Batı medyasında ortaya çıkan ortak kanaat şu:
Türkiye hâlâ çok önemli bir ülke.
Ancak artık daha zor okunan, daha kırılgan ve daha yüksek siyasi risk taşıyan bir ülke olarak görülüyor.